Ayın Ropörtajı

Yasemin Candemir - TC Sözcü

ayhansözcü

6 Ekim 2014

Ayhan Sicimoğlu seyretmek demek…

Ayhan Sicimoğlu ne kadar bilgi küpü bir adam değil mi? Öyle çok biliyor, öyle çok geziyor ki, TV başında bir saat seyretmek yetmiyor. İz TV’de bir program yapıyor, adı Limonata. Seyrederken hep aynı muhteşem tadı veriyor...

Dünyayı geziyor ama boş boş yapmıyor bunu. O bildiğimiz geneli korkunç gezi programlarının hiçbirine benzemiyor anlattıkları. Kafasında şapkası, ayağında kareli pantolonuyla Bologna’ya gidiyorsa bir üniversitenin içine dalıverip ancak İtalya’da yaşayabilen birinin haberdar olacağı şeyleri anlatıyor, röportaj yapıyor.

Çok dilli bir adam olmasının da müthiş etkileri var tabii. Öyle az bilerek yapmıyor anlattıklarını. Bir heykeli inceliyorsa size en küçük detayını bile veriyor. Tipik mimari özellikleri, anlamlarını zaten biliyor. Heykellerin ya da resimlerin kenarındaki açıklamaları okuması gerekmiyor.

Yemekten de anlıyor, En doğal olanı seviyor, buluyor, gösteriyor, kokluyor yiyor ama bunu da yemek yazarları gibi iştahla yapmıyor. İnanılmaz ince, yemek yemesinin bile bir ahengi var. Eğer TV’de güzel bir şey seyretmek istiyorum diyor ama bilindik korkunç seçenekler arasında dönüp dolanıyorsanız Limonata sizi çok şaşırtabilir, sanki bir masalın içine giriyormuşsunuz hissi verebilir.

“Hastasıyım” diyor sık sık. Bilmiyor ki onu seyredenler de onun hastası. Değerini bilmek, bol bol dinlemek ruhu aydınlatmak gerek.

Bu arada hemen belirtelim İz TV’nin başarısı inanılmaz. Program yaptıkları kitleyi bildikleri halde, kendi bildikleri gibi sanat, hayat, dünya dolduruyorlar içlerine. Ve tahminen küçük bir azınlık seyrediyor ama eminim bu onlara yetiyor.

Hindistan’a gidip aşık olan kızla da İz TV’de tanıştım, Su Yücel’le de. Ayhan Sicimoğlu’nu saymıyorum keşke herkes seyretme şansı bulsa. Yaptığı geziler sırasında verdiği hayat dersleriyle bile aydınlanma yaratabilir.


Alaçatı Ot Festivali’nde Ayhan Sicimoğlu ile “yağmursuzluk” duası:)

Ayhan Sicimoğlu’nu tanımayan, tanıyıp da “hasta”lanmayan kalmış mıdır bilmiyorum. Müzisyen, gezgin, gurme ve radyocu kimliklerinin nasıl olup da tek bir bedende vücuda geldiğine şaşarım yıllardır. Anlayacağınız; hayattan zevk alma yolculuğunda kendisiyle karşılaşmamış olmak imkansızdır. Tv’de, radyoda, festivallerde, belgesellerde her an karşımızdadır. Kah Edremit’ten kah Küba’dan el sallayabilir. Gördüğü güzelliklere hasta olmasıyla, kötü yemek yerse sinir olmasıyla, benzersiz üslubuyla tanırız.  Dünyaca ünlü bir pop stardan daha az ünlü olduğunu kabul ediyorum. Sıradan bir kalabalığa değil kaliteli bir azınlığa hitap ettiğini söylemezsem olmaz. Bu durumu çoğu kişinin bilmediği, adını bile duymadığı bir Patek Philippe için yüzlerce bin dolar dökebilenler çok iyi anlar. Hayatı kaçırmak istemeyenler için nadir bulunan orjinallikte bir ilham kaynağıdır. Bilenler bilir.

Alaçatı’nın da hastası olduğunu bildiğimiz Ayhan Sicimoğlu ve Latin All Stars ekibi, Alaçatı ot festivalinde şahane bir açık hava konseri verdi. Bahar hava konseri desem daha yerinde olur. Kalabalıklar arasında bir zerrecik olarak ben de oradaydım.

Ayhan Sicimoğlu “Festivalin ilk 2 günü hava biraz kapalıydı. Ben de biraz yağmursuzluk duası ettim. Bakınız hava şahane” derken “Allah’ım iyi ki buradayım” diye fısıldıyordum ben de:)

   

 

 

Tanıştırayım; Ayhan Sicimoğlu’nun asistanı ve benim canım dostum Ceren Guilarte Gonzalez İzmir’lidir. Uzun yıllardır Ayhan Sicimoğlu ile aynı yolları yürümektedir. Ceren’i her zaman böyle gülerken görürsünüz. Yorulmaz, usanmaz, bıkmaz ve hiçbir bahane ile unutmaz!

Adrian Guilarte Gonzalez Latin All Stars’ta perküsyon ve dans kendisinden sorulur. Küba’lıdır. Gruba girmesinin ardından kısa zamanda canım dostum Ceren’in kalbini çalmayı başarmış ve damadımız olmuştur:)

 

Suamy Ramirez  Grubun vokalidir. Ayhan Sicimoğlu’nun tabiriyle kürdan kızdır! “Bakar mısınız şu sese! Bu eşşek beni öldürecek” der Ayhan Bey. Küba’nın havasından mı suyundan mı bilmiyorum ama dinleyenler bilir ki gerçekten de olağanüstü bir sese sahiptir.

İlke Devrim Duman Grupta davul gümbürdetmek onun işidir. Müzisyen Okan Duman ile evlidir. İlke de İzmir’lidir.  Sevgi dolu bir kaçıktır. Gördüğü yerlerde size dil çıkarırsa üzülmeyin, bir süre bekleyin sonra gelip boynunuza sarılacaktır:)

  Taşkın Akarsu Grubun Trombonistidir. Uzun yıllardır Latin All Stars’ta nefes tüketmenin yanı sıra mutfakla pek bir meşguldür. Instagram hesabına bakarsanız yaptığı ve tattığı enfes yemeklerden oluşan bir galeri görürsünüz.

Uğur Yeniyol Her daim Taşkın’la yan yana göreceğiniz Uğur, grubun Sax ve Flüt erbabıdır.

 

Tülin hanımı size daha önce tanıtmıştım. Tülin Onaner. Yaptıklarını hafife almış olmazsam, yıllardır yapılan festivalleri kotaran bir Alaçatı gönüllüsü diye ekleyeceğim.

Bendeniz Hülya. Bunca şeyi başaran insanlarla tanışmaktan mutlu, kalabalıklar arasında şen ve hayatından memnun biriyim bildiklerinize ek olarak.

Festival için emek veren Tülin hanım ve tüm Alaçatı halkına,

Hastası olduğum Ayhan Sicimoğlu’na,

Latin All Stars üyesi arkadaşlarıma,

ve onca işinin gücünün arasında dahi birlikte zaman geçirmeyi ihmal etmeyen düşünceli dostum Ceren’e teşekkürlerim,

Size sevgilerimle,




Ayhan Sicimoğlu ile Ev Dekorasyonu Röportajı

Ev dekorasyonunda en önemli konu ruh ve stil. Her şeyden önce evlerimizin bir ruhu olmalı, bizi içine çekmeli, sarıp sarmalamalı. Burası bizim yuvamız:) Ruhu olan bir ev dekorasyonu için anahtar kelime: Keyif.

Ayhan Sicimoğlu ise müzisyen, gurme, gezgin ve hepsi bir tarafa hayattan keyif almasını bilen nadir insanlardan. Stil ve ruh sahibi bir evde olması gerekenler de tam olarak bunlar değil mi?

Bizce öyle, Yemek pişirilen bir ev, yuva halini alır ve sıcaklığı ile sizi ısıtır. Müzik evlerimize ruh ve dinginlik katar. Dünyadan ilham alarak ufkumuzu açıp, bunu dekorasyona uygulamanın keyfi ise bambaşkadır.

Tüm bu etkenler birleştiğinde Ayhan Sicimoğlu fikirleri bizim açımızdan çok değerli bir hal aldı. Deneyimleri, yaşadığı yerler ve içten yaklaşımının hepimize ilham vermesi dileği ile kısa kısa röportajımız ve dipnotlarımız sizlerle...

Ayhan Sicimoğlu farklı ülkeleri gezmenin yanı sıra İtalya, İngiltere, New York gibi bir çok ülkede yaşamış, oralarda sıkı dostluklar edinmiş. Dostlarına Türk kültürünü tanıtıp, sevdirmiş biri. Bir dost evinde kalmadan o ülkenin kültürünü anlamak zordur. Her ülke kültürünün dekorasyona bakış açısı da bir hayli farklıdır. Kilimler, heykeller, tütsüler bunlar farklı kültürlerin yansıması ve ev dekorasyonuna etkisidir. Ayhan Sicimoğlu'na göre kültürün dekorasyona etkisi ise şöyle:

Kültür yaşam şeklini belirlerse yaşam şeklide evinizi biçimler.. Aslan yuvasıdır ev.. Kokusu ve dokusu ile sizin parçanızdır.

Ayhan Sicimoğlunun dekorasyon tarzı ise ' Dekorasyon tarzım da yoktur, sanırım giyim tarzım da olmadığı gibi. Birbirine ve mekana yakişan ve fonksiyonel olan objelerin görsel ve ruhsal uyumu' Yerine ve zamanına göre hareket etmek. Dekorasyon açısından da çok önemli bir nokta. Her zaman uygun zaman, mekan ve ölçüde dekorasyon yapmalıyız. Belki altın varak kullanabiliriz evimizde, fakat ölçüsünde ve mekanına uygun bir biçimde. Minimalist bir eve bile altın varak yerleştirebilirsiniz bu sayede. Aynı durum hayatın her anında geçerli, ölçülerimiz belki dekorasyon tarzımızı belirleyici olan nokta. 

Ayhan Sicimoğlu'nun en çok etkilendiği ev dekorasyonu: Italya Sicilya Catania'da arkaşımın evi. Yüksek tavanlı eski bir daire super minimalist. Müthiş pastel tonda rengarenk boyalı duvar ve tavanlar. Hemen hemen hiç fazla eşya yok ve ağır pırıl pırıl cilalı ahşap yer döşemesi. Maalesef görseli yok, sahibini de akciğer kanserinden kaybettik.. Vincenzo çok sigara içerdi, o evin tek problemi sigara idi zaten.. Sigara içilen evlerde ruh kokudan ölüyor zaten..

Tüm evimizi en ince detayına kadar ayrıntılı dekore etsekte mutlaka bir köşe bizi kendine çekiyor. Bu köşe genellikle en çok yaşadığımız bölüm oluyor. Peki Ayhan Sicimoğlu'nun en sevdiği köşe neresi?
Salondaki dev sofa: Hem oturmalık, hem uzanmalık, hem bişeyler yemelik ve içmelik... Lounge..


Ayhan Sicimoğlu hayattan gerçekten keyif almasını bilen sürekli koşturan biri. Programlarını izlerken adeta o kentleri yaşıyorsunuz. Bir eve ruh ve yaşanmışlık katmanın sırrı sizce nedir?

Evi bol bol kullanmak, iyi yemekler yemek, keyifli içkiler içmek, müzik dinlemek ve en önemlisi bunlarıda sevdikleriniz ile paylaşmak..

Son olarak biz acemilere önerileriniz diye sorduk Ayhan Sicimoğlu'na…

Estağfrullah..  hepimiz acemiyiz bu hayatta.. Ustayım dediğimiz ana çok uzağız. Mimar Sinan 86 yaşında usta oldum demiştir..

Bu keyifli sohbetten biz anladık ki stil sahibi bir eve giden yol keyif almaktır. Bu keyfi de tek başına almak yetmez, paylaşmak gerekir. Ayhan Sicimoğlu'na ve bu yazıyı okuyan herkese teşekkürler. 








Ayhan Sicimoğlu: Valla kaç ülke, kaç şehir saymadım ama şunu söyleyebilirim: İstanbul'a kent diyemiyorum. Şehir kategorisine koyamayacağım. Kuralların olmadığı, kuralların kuralsızlık yarattığı bir şehir. Katı kuralların olmadığı, ortak yaşam kurallarının olmadığı bir şehir. Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük kentinin böyle olmasını ben çok ayıplıyorum. Yani yeni dünya New York değilseniz, böyle büyük bir kent yapmak ayıp. New York'u ayrı bir severim, şehirciliğini de çok severim. New York'un ayrı bir tılsımı vardır. Ama İstanbul'un imparatorluklar baş şehrinin böyle olması, Cumhuriyet Dönemi'ndeki en büyük ayıplardan biri olduğunu düşünüyorum.


DY: Twitter'da şehircilik dünya turları düzenlemek istediğinizi yazdınız. Bundan biraz bahseder misiniz?

AS: İstanbul'da şehircilik konusunda kim yetkili ise onları dünya turuna çıkarmak istiyorum. Onları belediye yetkilileri ile tanıştıracağım. Barselona'ya, Roma'ya, Londra'ya, Paris'e, Nice'e, New York'a gideceğiz. Mexico City'e gitmeyeceğiz, Beyrut'un yakınından bile geçmeyeceğiz. Arap ülkelerinin hiçbirine uğramayacağız. Araplar'a özenti var bizde. Biz Batı dünyasına gideceğiz ve bu geziler parasız olacak.

İstanbul'da kentsel dönüşüm, rant kapısını kaldırmadan olamaz. Çakılan her çivi ranta dönüştürüldüğü için çiviler doğru çakılmıyor. Çünkü o çivinin gittiği duvar rant duvarı. Halbuki o çivinin gittiği duvar, insan mutluluğu, insan yaşamı, medeni yaşam, sanat, müzik, felsefe olmalı. Bu olmadığı için de hiçbir işe yaramaz bu geziler. Rantı kaldırmak lazım. Peki bu nasıl olur? Hükümetin işi, benim işim değil.

DY: Kamu yararına bir şeyler üretmek aslında çok zor değil. Bunun Avrupa'da örneklerini çokça görebiliyoruz. Rant olabilir ama o da yine kamu yararı için kullanılabilir.

AS: Türk insanının en büyük hatası tercihler sıralamasını yanlış yapması. Bu Türkler'e özgü bir şey. Cep telefonu almak bile her şeyden önce gelebiliyor. Bu cehaletle ilgili. Bunu çok daha derinlerde arayabiliriz. Osmanlı'nın köylüğü hor görmesinde, Atatürk'ün büyük emellerle kurduğu köy enstitülerini kapatmalarında aranması gerekiyor. Çok başka konulara girdik ama işin aslı budur. Şehircilik, tarih, Osmanlı, Bizans bilgisi yok fakat senin kağıdına imza atabilecek kadar yetkisi var. Bence bütün şehircilik, mimarlık üniversitelerini kapatmak lazım. Boşu boşuna seneleriniz gidiyor.

DY: Peki düzenlemek istediğiniz bu turlar hakkında hiçbir geri dönüş aldınız mı?

AS: Hayır, maalesef. İstanbul'da ilk yapılacak iş, tüm izinleri durdurmak. Verilmiş izinleri de limitli olarak kaldırmak. Hükümet kural koyar ama burada kural yok. Herkes o kurala uymak zorundadır. Sonra bir nefes alıp, bismillahirrahmanirrahim demek. Bir tane kurul kurmak. Uluslararası bir kurum, UNESCO'dan birileri olacak, Türkiye'den ben olacağım mesela. Mimar değilim ama neden olmasın? Adım Ayhan Sinan Sicimoğlu. Babam mimar olmamı istemiş, Sinan adını koymuş. Ben olamamışım ama ablam oldu.

DY: İstanbul'u çok seven biri olarak, nasıl olmasını hayal edersiniz?

AS: Geçmişe dönmemiz lazım. 1960'lara dönersek eğer, çocukluğuma... Erenköy'de yazları geçiriyordum. Fenerbahçe'de bir köşkte çocukluğum geçti. Çok köşk vardı, onların hepsi yıkıldı. Göksel Arsoy'un filmleri çekiliyordu; salıncakta sallanan zengin çocuklar vardı. Onlardan biri bendim (gülerek). Hayal değil aslında, geriye dönüş yaparsak her şey çok güzel olacak.

Kasım ayında bir hikayem çıkacak. Gezilerim de var, yemekle ilgili önerilerim de var, ütopik maceralarım da... Bir tanesi çok güzel. "Böyle de Olabilirdi" diye bir hikaye. Şöyle diyor:

"Edirnekapı durağına geldik, burada inerim bazen müthiş surları görmek lazım. Binlerce yıllık Bizans'ın çekirdeği işte bu surların içinde, fetihten sonra tamir olmuş ve o şekilde kalmış tam 500 küsür yıldır. Yıllarca evvel manasız bir Başbakan buraları istimlak edip sahilden yol geçirme gibi çılgın bir plan yapmış da, şehir koruma kurulundan tabiiki izin çıkmamış. O Başbakan'ın da sonu zaten pek parlak olmamış. İstanbul'a dokunanın kellesinin uçacağını Fatih Sultan buyurmuş, etmiş derler.


Karaköy'den Metro ile gayrimüslim mahallesi Pera'ya Markolar'ın köşküne veya arkadaşlarım Murat ve Eleni'yi görmeye Yeniköy'e yalılarına gideceğim. Yeniköy'e karadan gidemem, sadece denizden ulaşım var fakat müthiş keyifli bir vapur yolculuğu... Boğazın yeşil kıvrımları, gümüş balıkların kaynadığı fettan turkuaz ile baştan çıkarılmış. Tepeler yeşil ve serin. Osmanlı Yalıları sıra sıra, hala ilk sahiplerinin torunlarının torunları oturuyor. Bazılarının önünde yürüme patikaları var. Her yalının arka kısmında ise dantel gibi işlenmiş bahçeleri var. Bizim insanlarımız laleye çok meraklı, en güzel bahçelerimiz ise Haliç kıyılarında, yüzyıllardır muhafaza ederiz. Haliç'e epeydir uğramıyorum, bu Pazar gideyim bari, biraz kürek çekerim. Hafta sonları yerli ve yabancı turist doluyor ama olsun, şehrimize herkes gelsin ve görsün, mırıl mırıl ve sessiz. Anadolumuz'a yapılan düzenli yatırımlar, eski insancıl yapıları iyi muhafaza ederek mükemmel bir şehircilik anlayışı ile çekirdek dışı yeni yapılaşma ve temiz sanayi sayesinde insanlarımız İstanbul'a göç etmek istemedikleri gibi ters göç bile olmuş. Şimdileri sadece hafta sonları görmeye geliyorlar İstanbulları'nı. Herkes büyük şehirlerde oturmayı sevmiyor. Hoş, bazılarına göre İznik, Edirne ve bilhassa Bursa çok daha güzel şehirler. Tarihi mirası koruyan en başarılı memleket olduğumuz biliniyor. Venedik hariç, yurtdışına götürülen hemen hemen tüm eserlerimizi geri aldık, yerlerine koyduk. Venedik San Marco Meydanı'ndaki taa Haçlı Seferleri sırasında yağmalanan heykellerimizi de geri almak için dönem başkanı olduğumuz Avrupa Topluluğu'na müracatta bulunduk. İtalyanlar'ın paslı bürokrasi çarklarına bir kaç damla yağ bile damlattık.


Karaköy durağına gelmişiz bile, buradan tramvay, vapur ve eski metro ile yoluma devam edeceğim. Parkeler ve kaldırım taşları pırıl pırıl. Tazyikli sular ile her gece yıkanır tüm İstanbul... Gazetemi koltuğumun altına katlıyor, Mabel'e espressomu içmeye gidiyorum. Her İstanbullu üç dört lisan konuşur. Rumca'nın İtalyanca'nın, Fransızca'nın ve Ermenice'nin, Ladino'nun (Yahudi İspanyolcası) İstanbul şiveleri Hacıbekir Güllü Lokumu gibi kokulu ve tatlıdır. Mabel'de kahveni, Lebon'da soupeanglais'ini Fransızca ısmarlarsın da, Grande Rue De Pera'da İtalyanca konuşursun. Çakırkeyif saatlerde ise çat pat Rumca konuşursun Yorgo'nun meyhanesinde...

İşte Dünya'nın baş kentinde, hem de en güzel şehrinde, güzel bir gün geçirdim. Hızlı tren ile mahalleme geri dönerken tatlı bir yorgunluk sisi kaplıyor ağır vücudumu...

Dün gece mahallemizin açık hava sinemasında soğuktan mıdır yoksa izlediğimiz korku filminin etkisinden midir nedir pek iyi uyuyamadım. Kurgu, bilim korku filmiydi: "Mad Max in Istanbul". Filmde, İstanbul 16 milyon kişi olmuş, her şey yakılmış ve yıkılmış, tüm boğaz, tüm mahalleler beton, çirkin yapılar ve gökdelenler ile dolmuş. İstanbul'da olduğumuzu da her nasılsa hala ayakta kalmış olan Galata Kulesi'nden anlıyoruz. Boğaz'a yollar açılmış ve zehirli örümcek ağı gibi çirkin köprüler yapılmış ama binlerce oto sıkışmış yerinde duruyor. Siren sesleri arasında milyonlarca tuhaf kılıklı, tıraşsız insanlar birbirlerine küfür ediyorlar. Marmara'nın dibini göremiyorsun, tüm şehir lağım kokuyor. Pejmurde kılıklı saç, sakal karanlık giysili çoğunluğu erkek, koyu tipler Rue De Pera'da sidik kokan korkunç barlarda ürkütücü müzikler dinliyorlar.

Geceleri böyle korku filmleri seyretmemek lazım, sabaha kadar iyi uyuyamadım döndüm durdum yatakta..."

DY: Bir şehre gittiğinizde yapmadan olmazsa olmaz dediğiniz şeyler nelerdir?

AS: Balık pazarına ve sebze pazarına giderim. Hastasıyım. Oradan başlarım. Çünkü şehrin kokusu oradadır. Opera Binası, tiyatro binası var mı diye bakarım. Batı'da şu oturduğumuz lokanta, belediye ve opera için vergi verir. İnsanlar oralarda sanat için vergi verir. Oturma üstünlüğünün, gitmesem bile vergisini vermek zorundayım.

DY: Aynı zamanda bir gurmesiniz de... Sizce yemekte mekan önemli midir?

AS: Bazı semboller vardır. Peçeteleri kolalı, ütülü olan yerler itina göstermiştir. Oralara gitmeyi severim.Yolda da yemek yiyeceksem kamyoncuların yediği yerde yerim. Çünkü onların yediği yerlerde yemekler çok iyidir. Kebapçılar için de en yoğun olanı, böyle garsonların koşuşturduğu... %100 değil tabii ama bu işaretler benim için önemlidir.

DY: Yolculuğa çıkmadan önceden gideceğiniz yerler hakkında ne gibi araştırmalar yapıyorsunuz?

AS: Şimdiki gençler çok şanslı. İnternet var. Biz de o şansı ucundan yakalayan jenerasyonuz. Eskiden kütüphanelere giderdik. Şimdi bir tuşla her şeye ulaşabiliyorsunuz.

DY: Peki gideceğiniz şehirleri nasıl seçiyorsunuz?

AS: Seçmiyorum. Bazen teklifler geliyor. Mesela Baltık Air'den Baltık ülkerini çekmeniz ve gezmeniz için sizi davet ediyoruz diyorlar. Bütün bilet paraları onlardan... Sonra Litvanya, Letonya ve Estonya'ya gidiyoruz. Geçen Singapur Airlines ile Tayland'a gittik.

DY: Batı ülkelerini şehircilik açısından örnek almamız gerektiğini söylüyorsunuz. Peki uzakdoğu ülkelerindeki izlenimleriniz neler?

AS: Japonya çok matrak bir yer. Onlar çok örf ve adetçi oldukları için... Onlarda mesela adreslerde sokak numarası yoktur. "Bakkalın köşesinden sağa sapınca üçüncü pembe ev" derler. Türkiye'de de hala oturmamıştır aslında posta kodları falan. Japonya değişiktir ama şehircilik açısından değil. Malezya biraz bize benziyor. Ama ona rağmen otoyollarda emniyet şeridinden gitmiyorlar. O beni öldürüyor burada. Ben fahri polis olmak istiyorum. Plakaları yazıp, polise veriyorum.


DY: İyi bir müzisyensiniz de... Kentleri gezmek müzisyen yönünüze ilham kaynağı oluyor mu? Onlardan besleniyor musunuz?

AS: Evet, muhakkak. Bu yaz sonu New York'ta Tompkins Square Park'ta olacak. New York Belediyesi beni Türkiye'den sponsor ediyor. Beni merak etmişler ve bunu belediye yapıyor. Belki Küba'ya gideceğiz. Küba'da herkes müzisyen. Müzikle para kazanmıyorlar ama herkes bir şey çalıyor. Bu sene Türkiye - Küba diplomatik ilişkilerinin 60. yılıymış.

DY: Gezilerinizde yaşadıklarınızı, gördüklerinizi yayınlamak dışında nasıl arşivliyorsunuz? Günlük, kitap, vs. yazıyor musunuz?

AS: Bir ara Milliyet'te yazıyordum. O bana iyi oluyordu çünkü mecburen yazıyordum. Ama sonra bıraktım. Yazmak lazım ama...

DY: Sosyal sorumluluk projeleriniz de var...

AS: Bin tane var. Dün bir tane yaptım. ÇEVKO Vakfı hakkında... Çevre için tv, radyo, fotoğraf spotu... Çevreyi koruyalım, geri dönüşümlü çöp biriktirelim, ayıralım diye bir spot yaptım.

Üniversite konferansları da veriyorum. Hayat hakkında konuşuyorum. "Sigara içmeyin!" diye konuşuyorum.

DY: Peki Ayhan Sicimoğlu'nun bundan sonraki planları ve yapmak istedikleri nelerdir?

AS: Şimdi bir TV şova başlıyoruz. Bir talkshow programı olacak. Ama gezilerim de devam edecek. Yurt dışı olarak Vietnam'a gitmek çok istiyorum, çok güzelmiş. Arjantin'e, Şili'e ve Peru'ya gitmek istiyorum.

DY: Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

AS: Ben teşekkür ederim.

"Hastasıyız"



“Hastasıyız”

başlığını görür görmez konunun kim olduğunu anlamışsınızdır. Tabiî ki de Ayhan Sicimoğlu’ndan bahsediyorum.  Tv’yi her açtığımda neyse ki World Travel Channel var, neyse ki Ayhan Sicimoğlu ve Gusto var diyorum, yoksa cidden ne seyredebiliriz, bilmiyorum.  Aslında Ayhan Sicimoğlu uzun zamandır hakkında yazmayı düşündüğüm bir insandı. Ve bu blogda yazılmayı kesinlikle hak ediyordu.  Ama yazmaya nereden başlasam bir türlü bilemiyordum. Belki de içimden geldiği gibi doğruca yazmalıyım. Yaptığı gezi programlarında kendine has tavrı, hiç şaşmayan dilekleri, dilimize peleseng olmuş meşhur  “hastasıyız” sözü ile kendisi gönlümüze taht kurmuş olup, bünyemde çoğu zaman peşine takılıp dünyayı gezme arzusu yaratmaktadır.

Onun kadar çok olmasa da ben de seyahat işinin bir ucundan tutmuş, http://adaligezginler.blogspot.com/yavaş yavaş geziniyor olsam da nasıl oluyor bilmiyorum ama her seyahatte bir biçimde kendisinin yokluğunu hissedip, “acaba Ayhan Sicimoğlu burada olsa buna ne derdi” demeden  geçemiyor, en az bir resmin altına da “hastasıyız” notunu düşüyorum, düşüyoruz. İnsanlar tarihçi olduğum için benimle seyahat etmenin çok farklı ve güzel olacağını dile getirir,  halbuki bana sorsanız “sevgili Sicimoğlu’nun peşine takılın” derim.  Kendisi de tarihe hasta olduğundan mı bilmem onun gördüğü şeylere olan tutkusu, yaptığı gezilerden aldığı zevk, onu diğer gezginlerden farklı kılıyor. Belki de bize varılacak noktanın değil, yolun kendisinin ne denli yaşanılası olduğunu göstermesini seviyorum ,-  tıpkı Gusto’nun içerdiği anlam gibi - bilmiyorum. Ama seviyorum. Müzisyen yönünden ve bazı sabahlar twitter üzerinden paylaşıp güne müthiş bir enerji ile başlamamı sağlayan müziklerinden bahsetmiyorum bile. 


(örneğin şuna bakabilirsiniz bence bu versiyon müthiş enerjik ve eğlenceli olmuş http://www.youtube.com/watch?v=yxp09H2mMLU&feature=related )


Kaç televizyon gezgini Estonya’ya gidip Rus Çariçesi Katarina’yı anlatırken “double yenge, iki taraftan da yengemiz. 1- Petro’dan 2- Baltacı Mehmet Efendi’den”der ? Ya da meclis binasının önünden elini kolunu sallayarak çekim yapabiliyor olmasına şaşırıp“yasssah kardeşim diyen yok" diye açık yüreklilikle şaşkınlığını dile getirir? Ya da Main’de bisikleti ile gezinirken bisiklete kapalı bir alanda 2 hoş polis tarafından uyarılıp bisikletinden indirildiğinde “özledik, bizde de güler yüzlü polis istiyoruz, polis gülecek, dövmeyecek” diyebilecek kadar cesur konuşur? Ya da hangi ülkeye giderse gitsin, ibadet alanlarına gidip her mum yakışında (ya da dilek tutulan her hangi bir noktada)  her seferinde kim tutup da “laik, çağdaş ilerlemiş daha modern bir Türkiye istiyoruz Allah’ım” diye dua eder? kim Brezilya festivalinin ortasında kadınlar tarafından çevrelendiğinde"buradan nasıl sağ çıkacağız anneciğim" diyebilecek kadar şirin olabilir? Sanırım gönlümüzde kurduğu tahtın sebebi,  onun içinden geçen her şeyi böylesine dile getirebiliyor olmasında. Elit bir kesimde yaşamasına rağmen ülkesine bu kadar bağlı olup, her daim insanların refahı, ülkesinin ilerlemesi, dünyanın barış içinde yaşayabilmesi için dua eden bir insan nasıl olur da gönlümüzde taht kurmaz ki? Sayesinde her daim insanlara anlatacak yeni hikayelerim oluyor ve ben şimdi yarın olsun da kolera yüzünden insanların nasıl şarap içtiğini, hatta bebeklere bile içirildiğinden bebeklerin nasıl da kör olduğunu anlatayım diye sabırsızlanıyorum. Yazımın başında da belirttiğim gibi neyse ki Ayhan Sicimoğlu ve Gusto var. Yoksa bu hayat çekilir bir yer olmazdı. Eskilerinde de dediği gibi “sevgili Sicimoğlu sen dünya durdukça dur emi?”


“Bin rüzgar yiyeceksin, bin fırtına atlatacaksın”

Temmuz 20, 2012

Ayhan Sicimoğlu, Latin All Stars’ın babası, usta denizci, gurme ve daha bir sürü şey… Projesi çok ama bir zamanı, bir teknesi bir de (artık) profesyonel kaptan ehliyeti yok; ama tecrübesi ve enerjisi yeter de artar bile.

Ayhan Sicimoğlu New York’tan gelip Eskişehir’e, ardından İstanbul’daki bir konsere, hemen sonrasında Antalya’daki “Müzikli Gurme Geceler” programına, oradan yine İstanbul’daki bir üniversitenin mezuniyet kutlamalarına, sonra Bodrum’a, sonra da Yazlık Gazino adlı televizyon şovuna koşuyordu… Bu arada bir mucize gerçekleşti ve onu kısacık bir süre için dururken yakaladık. 62 yaşındaki bu perküsyon sanatçısı, radyocu, televizyoncu, gurme ve usta denizci, görüşmemizden hemen sonra yeniden bir uçağa atlayıp hızla olay mahallinden uzaklaştı. Durduğu o kısa anda, Vira Yatçılık’ın Kalamış Marina’daki Zor Kız adlı Delphia 40 tipi Polonyalı güzelinin güvertesinde bir iki kare fotoğrafını çekebildik. O sırada Sicimoğlu, telefonda grubu Latin All Stars’ın bir elemanına önümüzdeki üç gün için bavuluna ne koyması gerektiğini İspanyolca anlatıyordu. Sonra da marinaya kapı komşusu Tatlı Huzur adlı kafede sütlü çayını yudumlayıp, parmaklarıyla sürekli masada ritim tutan ve her an elinizden kaçacakmış gibi duran bu enerji topuyla iki satır sohbet ettik. Bu vesileyle anladık ki rahmetli babasının kendisiyle gurur duyması için ata binmeyi ve güreşmeyi öğrenmek, Akdeniz’de teknesiyle zikzaklar çizerek bir kültür köprüsü inşa etmek, kitap yazmak gibi “rüya” projeleri var. Zamana dar olduğundan şikayetçi ama anlaşılan zaman (ve tabii fizik kuralları) ona torpil geçiyor. Kitabı yazmış bile (Kasım’da okuyacağız); diğer projelerini de gerçekleştiriverirse kimse şaşırmasın.

Aslen Kayserilisiniz ve Adana’da okudunuz, peki deniz bağlantısı nereden?

Fenerbahçe sahilinde beyaz bir köşk vardır. Annemin büyüdüğü köşk işte orası. Babamın büyüdüğü yer de İzmir. Köklerimiz Kayseri’de ama ben buralarda büyüdüm. Fenerbahçe’de bir balıkçının oğlu vardı, Şişman Hasan. 10-12 yaşlarındayız. Onun sandalına yelken taktık. Fenerbahçe’den Moda’ya gidip gelirdik yelkenle.

O kayıktan sonra ilk sahip olduğunuz tekne hangisiydi?

Teknenin adı Atılgan’dı.

Uzay Yolu’ndan mı?

Daha o zaman Uzay Yolu yok. 1940 küsur model bir Amerikan yelkenli teknesinden yapılmış. Denizden anlamayan bir adamındı, her tarafına halı falan kaplamış. Babamın fabrikasından bir araba satıyorduk ona, dedi ki “İşte şu kadar para, üstüne de bu tekne, beğenmezsiniz ama ben bir göstereyim”. Tekne haşat vaziyette. Ben bir gördüm! Haaaaa! Ama beğendim diyemem tabii. İçim gidiyor, sabaha kadar uyuyamadım ve aldım. Rıfat Edin vardır, tekne meraklısı. Şu anda Türkiye’nin en eski kotrasına sahip, 1880 model, Kanat. O da Kanat’ı aldı. Sonra çektik onları yan yana. Muhammed Usta diye yaşlı bir usta bulduk. Bir kamyon kiraladık. Usta İzmit’teki bir tersaneden çıkma tik almaya gitti. Orada gemi söküyorlar. Eski gemilerin ambar kapaklarındaki büyük kalaslar yıllarca güneş altında, sualtında kaldığı için son derece sağlam oluyor. Bunlar Birmanya tikiydi; şimdikiler gibi değil. O adam seçti aldı geldi. Bir elinde hızar, bir elinde keser o iki gemiyle, bir ona bir buna çalışıp inanılmaz bir iş çıkardı.

Ne kadar sürdü?

Sekiz ay, bütün kış. Teknelerimiz “sistership” oldu. Yan yana, ikisini de denize attık. Atılgan’ın adını değiştirmedim. Teknenin adı değişmez. Türkler bu adetleri bilmez. Teknenin adı kız adı olur, erkek olmaz; tekne dişidir. Atılgan galiba aseksüel bir isim. İlk adı olduğunu tahmin ediyorum. Daha sonra Amerika’da modelini araştırıp buldum, aslında Yawl. Gerçi Yawl karakteristiğini kaybetmiş. Yawl’un dümeni ikinci bocun direğinin arkasında olur. Ama bunda sonradan arkaya takılmış. Dümeni orada tuttum, çünkü öbürü daha zordu. Yawl’da bocun direğinin arkasında oturacak yer yoktur. Yanına oturmak gerekir, uzun yolda yorucudur. Otomatik pilot da yoktu tabii. Benim otomatik pilotum Mehmet Kaptan’dı.

Mehmet Kaptan kim?

Marmara Adası’ndan mermer taşıyan bir teknede doğmuş bir adam. Beş yaşından beri denizde, ama yelkeni hiç bilmiyor. Müthiş bir denizciydi. Mesela orada Almanlar demiri tutturamıyor, “Ayhan Bey ya ben şu gavura bir yardım edeyim” der, atlar zodiac’a giderdi. Adamlar şaşırır, ben uzaktan açıklarım, onlar da teşekkür ederdi: “Danke Şön yaaa…” Mehmet Kaptan Yunan adalarında karaya ayak basmazdı. “Düşman toprağına basmam” derdi. Teknenin önünde kendi kamarası vardı, duşu falan. Orada tek başına oturur, hiç görünmez, sonra “Otomatik pilooot” diye seslenirim, gelir, bir takılır sekiz saat.

Öyle hiç gözünü kırpmadan?..

Evet. Dümeni tutar. O zaman GPS de yok. Akıntıyı makıntıyı da hesaplar. Lap diye de bulur. Hiç yanılmaz. Ben ona bir rota çizerim, o hatasız seyreder.

“O kadar yol yapmışken…”

Sizin de kaptan ehliyetiniz var tabii…

Bakın şimdi aldım. Benim profesyonel kaptan ehliyetim vardı zaten. Ama zamanı geçmiş, “Yeniden sınava gireceksin” dediler. O da zor, zaman yok. “Sana amatör alalım” dediler. Şimdi aldım.

Sizi amatör mü yaptılar?

Amatör yaptılar ya. Çok moralim bozuldu. Kısa mesafe telsiz operatörü ve amatör kaptan… Eskiden kartondan kocaman bir ehliyetim vardı. Yat kaptanıydım, profesyonel ehliyetim vardı düşün. Üç gün sınava girip almıştım ama şimdi zamanım yok. O kadar yol yapmışken…

Ne kadar yol yapmışken?

Hiç okyanusu geçmedim ama iki defa okyanusu geçmiş kadar seyir yaptım. Brezilya-Miami, Kadiz-Kanarya Adaları, en son da Guadalup –Martinik’e kadar seyrim var. Akdeniz’i hiç saymıyorum. Pasifik’e gitmek lazım, merak ediyorum.

Neden?

Oradaki adalar hola hola… (Ufak ufak dans hareketleri yapıyor.) En son Marco diye bir arkadaşımın Camomilla adlı teknesiyle Akdeniz’de çok şık, çok havalı bir yarışa katıldım, çok güzeldi. Palermo-Monte Carlo, 500 mil, 5-6 gün sürüyor. Yanlış rota seçtik, rüzgar bitti, Sardunya’da bıraktık. Kaptan ben değildim, ben olsaydım bitirirdik. Gemide bir kaptan olur, ikinci kaptan konuşamaz. Ama Palermo’da bir çaktım Türk bayrağını. Turco! Lap lap rüzgarda. Ne havalı oldum, ne havalı.

Jilet gibi bir denizci

Bu yıl böyle bir projeniz var mı?

Yine yelken planım var, Ramazan’da. Arkadaşlarımı Midilli’ye götüreceğim. Çok severim orayı.

Amatör kaptan ehliyetinizle mi?

Ya sorma. Açma konuyu.

Teknedeki tek kaptan siz mi olacaksınız?

Teknenin sahibi de kaptan, ama belki abisi olarak bana bırakacak kaptanlığı. Bu işte tecrübe konuşur. Okul palavra değil tabii ama asıl tecrübe… Bin rüzgar yiyeceksin, bin tane fırtına atlatacaksın, bin kere demir tutturamayacaksın, bin karaya çıkacaksın ki öğreneceksin.

Nasıl bir denizcisiniz?

Bir limana gelince teknemi bağlarım. “Agent” kullanmayı sevmem. Gümrük mümrük kendi işlerimi kendim yaparım. İlk işim yabancı bir limana girince tıraş olurum. Bembeyaz şortumu, tişörtümü, denizci ayakkabılarımı giyerim. Hepsi temiz olacak, ilk kez giyilecek, boyalı olacak. Bir Türk’ün öyle sakalı uzamış, dağınık tekneden inmesine tahammül edemem.

Teknede müzik yok!

Kayıtlara geçmesini istiyorum: Teknede müzik istemediğinizi söylediniz.

Teknede ilk televizyon nefretim başladı. Babalar çekiyorlar altlarına yatları, denize açılıyorlar, sonra televizyonda dizi, maç seyrediyorlar. Yahu denizdesin, diziyi evde seyredersin. Onun mübalağa edilmiş hali müzik de dinlememek.

Ama şarkı söylemek serbest değil mi?

Evet tabii. Mesela en son güzel seyahatimizde geçen ilkbahar, seneleri karıştırıyorum bak… Peru’dan Ugo Plevisani, İtalya’dan Marco De Grazia, Camomilla’nın sahibi, çok iyi denizcidir, Amerika’dan Tom ve karısı Linda, aramızdaki tek kadın, bir de ben ve kameramanım. Marmaris’ten dön dolaş Patnos’a gittik. Yüksel Yachting bir tekne almış, yeni, 50 ft 0 km’de. Film çekelim dedik, çocukları ayarladım. Ugo’nun takma adı Wiki, Wikipedia’dan geliyor. Her şeyi bilir. Teknede radyo yok, Ugoradio var. O sabah kalkınca önce kültür saati oluyor, konuşuyor. Sonra “History Channel”a geçiyor, tarih konuşuluyor. Ben “Ottoman Empire”dan çakıyorum onlar da “Roman Empire”dan. Arkasından Latin World Music kanalında şarkılar söyleniyor; dümende ritim tutuluyor. Davullarımız da var.

Boş gitmiyorsunuz yani?

Ugo, kongalar getirmiş. Afrika müzikleri, rumbalar, etnik dünya müziği yapılıyor. Sonra politik açık oturum, dünyanın nereye gittiği konuşuluyor. Bir de eskiden logbook tutuyordum. Saat saat yazıyorum işte rüzgar, teknenin durumu, istikamet bilmem ne adası… Sonra yavaş yavaş “gemiyi bağladıktan sonra bakmak lazım bir şey var mı”, sonra “dikkatli olmak lazım hayatta, ama hayat dediğin de zaten nedir ki”… Ama bunu tek başımayken yapardım. Geçen gün onları buldum. Çok komik, Karayipler’deki maceralarımı falan yazmışım.

Seyir defterinizi kitap yapmayı düşündünüz mü?

Bir kitabım çıkıyor Kasım’da. Kısa hikayeler ve denemeler. Bitmek üzere. Bu dediğiniz defteri de koyayım.

Akdeniz’de zikzak yolculuk

Başka yeni projeler de var tabii…

Evet televizyon programı yapıyorum; Yazlık Gazino. Aslında başka bir projem daha var, ama vakit lazım. İspanya’dan yelkenliyle başlayacağım Türkiye’ye kadar, zikzak yaparak Akdeniz’de gezeceğim. Bir İspanya, bir Kuzey Afrika, bir Fransa, bir Cezayir, Sicilya, Tunus, Yunanistan, Mısır, Kıbrıs… Ülkelerin kültürlerini birbirine taşıyacağım, köprü gibi. Her gittiğim ülkede de tekneye bir aşçı gelecek yemek yapacak. Sicilya’da bir aşçı “Çok güzel bu guturru” diye bir yemek getirdi; guturru dediği bulgur çıktı. Tunus’tan araklamışlar. Hepsi aynı.

Kerem Görsev şahane yemek yaptığınızı söylemişti. Teknede yemek yapmak ayrı bir mesele herhalde.

Tekne yemeği şudur: Bayatlayacak malları önce tüketeceksin. Her şeyi, kurumuş ekmeği bile değerlendireceksin. Oradan artanı buraya katacaksın. Bir de şarap vardır tabii. Ben hayatta rakı içmem. Gerçi sonbaharda İtalyanlar’la çıktığım bir gezide Marmaris’ten rakı aldık ama yeşil üzüm. Meis’e gittik. Kimse yoktu. Yolda da Türk balıkçılara bordoladım, koca bir balık verdiler, para da almadılar. Meis’te Lazarrus diye bir lokantada mutfağa İtalyanlar girdi, acayip bir balık ızgara yaptılar. Bir de Almanlar geldi, demirledi. Onlara da ikram ettik. Adamlar kabul etmedi. “Naaayn!” Çok balık var, lokantacı yedi, karısı yedi, kaynanası yedi ama Almanlar geri çevirdi. Ağırıma gitti işte, gece uyuyamadım ya. Neyse işte orada o rakıdan çok zevk aldım.

Yemekle müzik nasıl gidiyor?

Mesela yarın (22 Haziran) Antalya’da müzikli gurme geceler yapacağız. Oradaki şeflerle menü hazırladım, oteldekilerle birlikte interaktif yemek yapacağız. Bizim Kübalı Carlos’a mojito yaptıracağım, bizim tromboncu çok iyi aşçı…

Grubunuzu bunu da hesaba katarak mı kurdunuz? Hem iyi müzisyen olsun, hem iyi yemek yapsın…

Birini iyi yapan ötekini de iyi yapıyor. Gusto meselesi, müzik de gusto meselesi… Ondan yemekleri yaptıktan sonra beraber yiyeceğiz, müzik çalacağız. Bundan üç tane yapacağız. Bu sefer ilgilenemedim, aşçıların menüsünden seçtim. Bir dahaki sefere kendim yapacağım menüyü de. Ama zaman yok.

——

Onunla denize açılsak ne yerdik?

Öğle yemeği

Gündüz soğuk domates soslu bir alfredo ya da alcrudo yapardım. Domatesleri çiğ soyardım. Onları bir tencereye koyardım, içine de sızma zeytinyağı, çekirdeklerini çıkarıp ikiye kestiğim siyah zeytinler ve üzerini bıçakla çizdiğim çok büyük sarımsaklar eklerdim. Bir parça tuz, belki biraz da kapari. Ama kapari sert bir şey o yüzden fazla değil. Sonra üzerine streç film geçirir, tencereyi güverteye güneşe koyardım. Spagettiyi, paketin üzerinde kaç dakika diyorsa ondan bir dakika az haşlardım. Temizse deniz suyuyla haşlardım. Akdeniz’in tuzu çok geliyor, bir bardak deniz suyuna üç bardak tatlı su olur. Marmara’nın suyu olmaz. Makarnayı asla soğuk sudan geçirmezdim. Sonra sosu üstüne dökerdim. O domatesler güneşte piştiği kadar, ılık olacak.

Yanına buz gibi bir de roze olabilir. Hatta içine buz bile koyabilirsiniz. Biraz da sulandırmış, hafifletmiş oluyorsunuz.

Akşam yemeği

Akşama bir ahtapot yapardım. Ahtapotu hiç dövmenize gerek yok. Merak etmeyin hiç sert olmaz. Çünkü şöyle yapardım: Bir büyük soğanı dörde bölüp, mümkünse kalın bir tencereye koyardım. Bir ahtapotu kafasını ters çevirip temizler, öyle derisiyle falan olduğu gibi lap diye tencereye atardım. Su, yağ yok; biraz defne yaprağı. Altını harlı açıp, önce kirli çamur gibi su bırakır, o suyu dökerdim. Su bırakmaz hale gelince altını kısardım. Yumuşayınca ahtapotu çıkartıp dilimler, yağda çevirirdim. Sonra domates ve yeşil soğanları atardım. Onları fazla öldürmezdim.

Yanına beyaz ya da fresh kırmızı. Soğuk içilebilen taze Fransız şarapları vardır; öyle fanfinfon değil, sofra şarabı. Şarap illa oda ısısında içilecek diye bir kural yoktur.

Motor, Boat & Yacthing, Temmuz 2012


Dürüst ve vatanını seven insanın ‘hastasıyım’

Gökkuşağını nasıl bilirsiniz, hani bir anda rengârenk bir çember sarıverir ya gökyüzünü, işte Ayhan Sicimoğlu da böyle bir kişilik. Neşeli, esprili aynı zamanda bir hikâye anlatıcısı... SKYTURK360 ekranlarında hazırladığı ‘Yazlık Gazino’ adlı programında hoş sohbetiyle konuklarını ağırlayan Sicimoğlu, “Konuklarıma olta atmam, merak ettiklerimi sorarım” diyor.

Sibel Ateş YENGİN
sibel.ates@aksam.com.tr

Müzisyen, televizyoncu, gezgin ve lezzet kâşifi Ayhan Sicimoğlu, gittiği ülkenin önce sebze-meyve halini geziyor çünkü onun için iyi yemek çok önemli. “Annemden iyi yemeği öğrendim, yemek yapmayı değil” diyen Sicimoğlu, espri kabiliyetini annesinden, vatan sevgisini de babasından aldığını ifade ediyor; kızını da uzaylılara benzetiyor. “Hastasıyım” sözcüğünü diline pelesenk eden Sicimoğlu’na nelerin hastası olduğunu sorduğumuzda “Dürüst ve vatanını seven insanın hastasıyım” diye cevap veriyor. Hayatında aşka ve kadınlara harcayacak enerjisinin olmadığını Konfüçyüs’ün, “Balık ver, tutayım bir kere, balık tutmasını öğret, doyayım bin kere” sözüyle açıklayarak “Ben ba lık peşinde değilim” diyor.

- Onca ülke görmüş biri olarak Türkiye’de olmayı seviyor musunuz?
Ben “Beğenmiyorsan çek git” diyenlere sinirleniyorum. Halbuki kim diyorsa onun gitmesi lazım. Burası benim doğduğum ülke. Hayatının 35 senesini yurtdışında geçirmiş biri için Türkiye yaşanması zor bir ülke aslında. Ama hem zorlukları sevme hem de Başak burcuna has bir titizlikle düzeltme hastalığım var. Bir yerde yamuk bir tablo görsem bile hemen onu düzeltirim. O yüzden burada olmayı seviyorum.

- Yeni bir ülkeye gittiğinizde ilk ne yaparsınız?
İlk gittiğim yer sebze-meyve ve balık hali oluyor. Halk ne yiyor, ne içiyor diye bakıyorum. Sonra o ülkenin müzesine giderim ondan sonra vakit bulunca dükkânlarda neler var diye gezerim. Değişik bir şey gözüme çarparsa alırım.

- Çok ilginç kıyafetleriniz var… Gömleğiniz, sandaletleriniz…
Simi Adası’na konser için gitmiştik. Harikaydı, halk bayılmıştı. Köy meydanındayız, kalabalık, kadınlar, çocuklar… Ertesi gün çarşıda gezerken bu sandaletleri gördüm, beğenince hediye ettiler. Gömleğimin hikâyesi de şöyle; Tayland’a çekime gitmiştik. Bir baktım, çok şık hanımlar bir yere doğru gidiyor. “Nereye gidiyorlar?” deyip peşlerine takıldım. Taylandlı hanımların da hepsi incecik, çok hoş... Saçları geriye toplanmış, ağır makyajlı, dantel, dar kesim elbiseli ve süslü kadınlar, topuklu ayakkabılarıyla ‘tik tik’ yürüyorlar. Nefis bir görüntü… Meğer ‘diş törpüleme’ merasimine gidiyorlarmış. Hindu oldukları için et yemiyorlar, o yüzden çocuklar buluğ çağına erince o dişleri törpüleniyormuş. Her diş bir duyguyu simgeliyor; kimi diş sigara, alkol bağımlılığını kimi diş kıskançlık ve hasedi temsil edermiş. Merasimi yapacak aile de oranın en büyük ailesiymiş. “Sizi almazlar” dediler. “Ben bir deneyeyim” dedim. Kapıda müthiş sempatik bir kadın karşıladı. “İçerisi kıyafetiniz açısından müsait değil” dedi. Orada erkekler etek giyiyor. Hemen ilk bulduğum mağazaya girip kendime üzeri gümüş işlemeli etek ve üzerimdeki gömleği aldım. Kadın beni o kıyafetlerle görünce çok hoşuna gitti ve beni davet etti. İçerideki seremoninin güzelliğini anlatamam size.

HAVA ATMIYORUM
- Bu aralar neler yapıyorsunuz? Hiç boş vaktiniz oluyor mu?
Size yaptıklarımı bir bir saysam bana acırsınız. Bu ara hiç boş vaktim yok. Antalya’da ‘Ayhan Sicimoğlu’yla Gurme Geceler’ yapacağız. Sonra Bodrum’a gideceğim. Dönüp ertesi gün İtalya’ya gideceğim. Oradan Almanya’ya davet edildim. Bir de SKYTURK360’ta ‘Yazlık Gazino’ diye program yapıyorum. Bu yıllardır yapmak istediğim bir projeydi. Programda hem hostum, hem müzisyenim. Birkaç işi bir arada yaptığım için biraz zorlanıyorum ama çok keyifli.

- Konuklarınızı siz mi seçiyorsunuz? Nasıl konuklar gelmesini istiyorsunuz?
Listemizden onay verdiklerim oluyor. Özel bir konuk seçimim yok. İnsanları az tanıyorum ve benimle çalışanlar tanımadığımı duyunca çok şaşırıyor, “Nasıl tanımazsınız Ayhan Bey?” diyorlar. Bazen ayıp oluyor ama tanımıyorum işte. Kızlar hava attığımı sanıyor ama artık inandılar. Özge Fışkın’ı davet ettik, nefis bir kızdı. Okan Bayülgen de nefis geçti. Model diye bir grubun solisti rock’n roll’cu bir kız da vardı. İlk defa görüp dinledim. Tanıdığım insanlarla sohbet etmek çok keyifli olmuyor.

- Tanımadığınız konukları daha çok merak ediyorsunuz değil mi?
Evet, o zaman gerçekten merak ettiğim soruları soruyorum. Hakkında bir şeyler bilip de bakalım bu soruya ne cevap verecek diye sıkıştırmıyorum. Cevabı bilinen “Âşık oldunuz mu?”, “Sevgiliniz varmış” gibi sorularla olta atıyorsun konuğa. Zaten birkaç gün önce gazetede sevgilisiyle haberleri çıkmış mesela. Bunlar sahte oluyor.

- Aşk hakkında sorar mısınız?
Özel şeyleri sormuyorum.   

AŞKA VAKİT HARCAMAM
- Farklı ülkelere gidiyorsunuz, birçok insanla tanışıyorsunuz, size ilgi gösteren, âşık olan kadınlar çıkıyor mu?
Onlar her zaman var ama benim aşka harcayacak vaktim yok. Uğraşamam öyle şeylerle. Bu biraz da enerji meselesi. Enerjimi oraya veremem. Sınırlı bir enerjim var yani bir bardak suyum var ve onu da aşk için kullanamam. Bir bardak suyla yapacağım başka şeyler var.

- Siz gençliğinizde de mi böyleydiniz yani hayatınızda aşk daha mı az yer kapladı?
Hep böyleydim ama bu dışarıya yansımazdı. Şimdi gezdiğim maceralı hayatımı dışarıya vurmaya başladım. Doğru mu yapıyorum, bilmiyorum.

- Niye hayatınızda kadınlara yer vermediğinizi çok merak ettim… Çok mu yorucu geliyor kadınlar size?
Dediğim gibi bir bardak suyumu suyu da aşka ve kadınlara harcayamıyorum. O suyla çok daha başka şeyler yaparak verim alabilirim. Konfüçyüs, “Balık ver, tutayım bir kere, balık tutmasını öğret, doyayım bin kere” demiş. Ben balık peşinde değilim.

- Hiç âşık oldunuz mu?
Oldum tabii. Hastasıyım…

- Başka neye hastasınız?
Dürüst insanın, vatanını seven insanın hastasıyım. Atatürkçü ve çağdaş insanın hastayım. Geçen gün “Atatürk rakıyı çok sevmeseydi Türkiye böyle olmazdı, erken öldü” deyince (sesini bozuyor) “Siz onu söyleyemezsiniz!” diye bir uyarı geldi. Halbuki rakı sevdiğini söylemek suç olmamalı. O da bizim gibi insan, tabulaştırmaya gerek yok ki. Neyse, Atatürkçülük ne demek? Çağdaş, din ve devlet işlerinin ayrı olduğu, dünya seviyesinde olan, köy enstitülerinin kurulduğu, kültürün ve eğitimin bir numaralı olduğu bir ülke. Biliyor musunuz? Türkiye yoksullukta dünyada 17. olmuş. Ama ‘Yoksunlukta’ üç puan geriye gitmişiz. ‘Yoksunluk!’ Adalet, kültür, insan hakları yoksunluğu. Yoksulluk parayla ölçülen bir birim. Oysa yoksunluğun parayla ilgisi yok.  Ne acı değil mi? Ben tam tersini tercih ederdim.

KARŞINDAKİNE AYNA OL
- Peki, bunca yer görmüş, bunca insan tanımış biri olarak hayata ve insana dair ne öğrendiniz?
Bu hayatta karşınızdaki insana ayna olacaksınız. Size davranılmasını istediğiniz davranışı yansıtırsanız o kişi size saygı duyar. Mesela yabancı ülkenin insanlarında bizdeki gibi duygusal bağ yoktur. Kimse kimseyi ellemez, dokunmaz. Erkekler birbirine değmez, sarılmaz, o ısıyı bilmez. Biz biliriz. ABD’de sarılmak şimdi moda oldu. Yolda gördüğü tanıdığına sarılabiliyor artık. Onlar gibi davrandığın zaman sana büyük bir saygı duyarlar. Eğer size umursamaz, soğuk davranırlarsa siz de aynısının iki misli davranıp yüzlerine çarptığınızda işte o zaman hazır ola geçerler. Ama yanına gidip de (Sesini değiştirip ezilip büzülüp) “Ay bana bakar mısınız? Şöyle efendim” gibi yaparsan olmuyor. İnsana ayna olacaksınız.

- Gittiğiniz ülkenin insanlarıyla sohbet edip tanımaya çalışır mısınız?
Sohbet etmeyi çok severim. Hastasıyım… Bir olta atarım, bakarım, oltaya geliyorsa oradan açarım konuyu. Gelmiyorsa ‘trııııt’ başka bir ağ atarım. Adamın durumuna bağlı, nereye, hangi konuya geliyor… Oltayı yutuyor mu, yutmuyor mu, yoksa sabote mi ediyor? Sonra bir tane çakarım, şöyle kendine gelir. O zaman da “Balyozla sersem ederek alırız lafı” derim.

ÇATLAK DEĞİL, YAKIŞIKLIYIM
- Sizi Marlon Brando’ya benzetiyorlar, ben de Jack Nicholson’a benzettim. Birilerine benzetilmek hoşunuza gidiyor mu?
Çok fark etmiyor. Marlon Brando’nun gençlik resimlerine çok benziyorum. Anthony Hopkins’e benzetilmek esas hoşuma gitmiyor. Çünkü herif sapık rolünde oynuyor. (Kahkahalarla gülüyor)… Jack Nicholsan abimiz de pek jön rollerde değil. Ama zaten jön rolleri ne yapacak? Yakışıklılığından götürür işleri.

- Siz kendinizi yakışıklı bulur musunuz?
Evet. Gençliğimde çok yakışıklıydım. Babam da çok yakışıklıymış. Siz beni yakışıklı buldunuz mu?

- Duruşunuz, giyiminiz, yürüyüşünüz çok hoşuma gitti… Zaten o yüzden çok kadın hayranınız var mı diye merak ettim… Peki, kadınlardan gelen ilgiye ne kadar dayanır bir erkek, sonunda insan evet demez mi?
Demez ya. Niye desin? Demek böyle erkekler de var. (Kahkahalar)…

- MFÖ’nün ‘Sen Neymişsin Be Abi’ şarkısını sizin için yazdığınızı biliyoruz. ‘Deli Deli Kulakları Küpeli’ şarkısını da sizin için yazdıklarını duyduk. Size hiç çatlak derler mi?
Çatlak demiyorlar da “Çok değişiksiniz abi” diyorlar. Ben de “Normal bir Türk erkeğiyim siz değişiksiniz” diyorum. En azından entelektüel olmaya çalışan, dünya görüşü olan fakat Osmanlı terbiyesi almış biri olmaya çalışıyorum. Babamızın yanında böyle bacak bacak üstüne atıp da oturamazdık. Babamın bana çok faydası oldu. Çünkü gençken dışarıya bakıp “Kızlar, eğlence, ağaçlar, çiçekler, acaba uçsam mı?” derken tam ensemden çat diye yakalandım. Hayatımda sigara içmem, uyuşturucu kullanmam. İçkiyi çok az ve iyi şarap olursa içerim. “Siz ne biçim insansınız; böyle mutlu olunur mu?” diyeceksiniz.  

- Evet, kadın yok, alkol yok, sıkıcı değil mi hayat?
Hiç sıkıcı değil. Bir aşçı fazla yemek yiyemez. Bir barmen içki içemez. Gençliğimizde müzisyenler uyuşturucu kullanırdı. Dünya çapında müzisyen arkadaşlarım var; bir tanesine bile içki içiremiyorum. Doğum günü oluyor adam içmiyor, (taklit ederek) “Ayhan Biy içmem” diyor. Adam Kolombiyalı, yarı zenci, uyuşturucu cennetinden gelmesine rağmen sigara bile içmiyor, sabahları kalkıp koşuyor. Kadınlara yan bakmaz. Yoksa her gece bir kadınla, içkiyle, uyuşturucuyla olmaz ki. Beş sene sonra biter işiniz. Bu kurallar olduğu için biz hâlâ bu yaşta sahnedeyiz.

İTLİĞİ YERİNE GÖRE SEVERİM
- “New York it gibi, sokak çocuğu gibi, o yüzden seviyorum” demişsiniz… İt olma halini seviyor musunuz, İstanbul için bir benzetmeniz var mı?
Seviyorum ama itliğin de yeri var. Kokoreçi de severim ama her gün kokoreç yemem.İtliği de arada yapacaksın. İstanbul artık acıklı olmaya başladı. İstanbul’un en büyük problemi gökdelenler. Yüksek binalar beni çıldırtıyor. Her şeye tahammülüm var ama bunlara yok. Mesela ‘dum tıs dum tıs’ yüksek sesle müzik çalan teknelere kızıyorum, Sahil Muhafaza’yı arayıp şikâyet ediyorum. Bu şehri bu kadar hor kullanmaya kimsenin hakkı yok!

KIZIM UZAYLI BİR YARATIK
- Kızınız için neden ‘Uzaylı’ diyorsunuz?
Uzaylı yaratık. Çok değişik, bize benzemez. Başka bir gezegenden geldiğini samimi olarak tahmin ediyorum. Onun akıl silsilesi sizin, benim gibi değil. Klasik bir devirde yaşamıyor. Operacı, Paris’te önemli bir soprano. Star Wars filmlerindeki gibi sanki ayaklarının altında bir mekanizma var da ayakları yerden on santim yukarıdaymış gibi “ninnnn” diye gidiyor. Hisleriyle hareket eden, değişik bir biri. Sevdiğini aşırı sever, sevmediğini hiç sevmez. Mesela sizi görüp de bir anda konuşmayabilir. Altıncı hisleri de kuvvetli. Bedenindeki fermuarı açın içinden yeşil renk çıkar. Kanı da mavi akar, bir tuhaf…

- Ailenizi de çok merak ediyorum, sizin gibi renkli 
insanlar mıydı?
Annem çok komikti. Dünyanın en büyük komedyeni olabilirdi. Cem Yılmaz annemin yanında halt ederdi. Müthişti. Babam da tam tersi son derece ciddiydi. Koyu Atatürkçü biriydi. Arabayla giderken “Çıktık açık alınla” diye marş söylerdi. Vatan sevgim babama eğer varsa espri yeteneğim de anneme çekmiş. Tabii annemin espri yeteneğinin yanında solda sıfır kalırım.

TER KOKMAK AYIP!
- ‘Türkiye Mis Koksun’ adlı kampanya başlatmışsınız, içeriği nedir?
Türkiye Cumhuriyeti’nde maalesef ter kokmanın ayıp bir şey olduğunu bilmiyor insanlar. Bizde birine ter koktuğunu söylemek tabudur. (Sesini kısarak) “Ter kokuyor aman sus, söyleme” diye aralarında fısıldaşırlar. Söylesene. Ben söylüyorum. Türkler’de haftada bir gün yıkanma âdeti var. İnsanlara temiz kokmayı öğreteceğiz ve “Pis kokmak ayıptır” deyip insanların bunun bilincine erişmesini sağlayacağız. Temiz plajlara mavi bayraklar veriliyor ya izin alabilirsek yeşil ya da mavi şeritleri taksilere yapacağız ve “İşte bu temiz kokan taksilere binin” diyeceğiz. Müşteri o rengi gördüğü taksiyi durduracak. Bize yardım eden çok kişi var. Herkes işin bir ucundan tutacak. Bu oluşumu bir vakıf altında kurmayacağız. Avukata da sorduk. Çünkü burası Türkiye, birileri gelip de (şivesini bozarak ve telsiz sesi çıkararak) “Gardaşım noluyo burda, napıyonuz? Ayan Bey siz misiniz?” diyebilir. ‘Balyoz’dan sonra biz de ‘çekiç hareketi’nden Silivri’ye gitmeyelim sonra…


---------------------------------------------------------------------------------


"İstanbul, Kuralların Olmadığı, Kuralların Kuralsızlık Yarattığı Bir Şehir"

İyi bir müzisyen, söz yazarı, besteci, fotoğrafçı, seyyah ve aynı zamanda bir gurme olan Ayhan Sicimoğlu ile İstanbul ve gezdiği kentler hakkında keyifli bir söyleşi yaptık.

Derya Yazman: Kaç ülke ve kaç şehir gezdiniz? Mimari ve şehircilik açısından sizi en çok "hastası" yapan şehirler hangileri oldu?

Ayhan Sicimoğlu: Valla kaç ülke, kaç şehir saymadım ama şunu söyleyebilirim: İstanbul'a kent diyemiyorum. Şehir kategorisine koyamayacağım. Kuralların olmadığı, kuralların kuralsızlık yarattığı bir şehir. Katı kuralların olmadığı, ortak yaşam kurallarının olmadığı bir şehir. Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük kentinin böyle olmasını ben çok ayıplıyorum. Yani yeni dünya New York değilseniz, böyle büyük bir kent yapmak ayıp. New York'u ayrı bir severim, şehirciliğini de çok severim. New York'un ayrı bir tılsımı vardır. Ama İstanbul'un imparatorluklar baş şehrinin böyle olması, Cumhuriyet Dönemi'ndeki en büyük ayıplardan biri olduğunu düşünüyorum.


DY: Twitter'da şehircilik dünya turları düzenlemek istediğinizi yazdınız. Bundan biraz bahseder misiniz?

AS: İstanbul'da şehircilik konusunda kim yetkili ise onları dünya turuna çıkarmak istiyorum. Onları belediye yetkilileri ile tanıştıracağım. Barselona'ya, Roma'ya, Londra'ya, Paris'e, Nice'e, New York'a gideceğiz. Mexico City'e gitmeyeceğiz, Beyrut'un yakınından bile geçmeyeceğiz. Arap ülkelerinin hiçbirine uğramayacağız. Araplar'a özenti var bizde. Biz Batı dünyasına gideceğiz ve bu geziler parasız olacak.

İstanbul'da kentsel dönüşüm, rant kapısını kaldırmadan olamaz. Çakılan her çivi ranta dönüştürüldüğü için çiviler doğru çakılmıyor. Çünkü o çivinin gittiği duvar rant duvarı. Halbuki o çivinin gittiği duvar, insan mutluluğu, insan yaşamı, medeni yaşam, sanat, müzik, felsefe olmalı. Bu olmadığı için de hiçbir işe yaramaz bu geziler. Rantı kaldırmak lazım. Peki bu nasıl olur? Hükümetin işi, benim işim değil.

DY: Kamu yararına bir şeyler üretmek aslında çok zor değil. Bunun Avrupa'da örneklerini çokça görebiliyoruz. Rant olabilir ama o da yine kamu yararı için kullanılabilir.

AS: Türk insanının en büyük hatası tercihler sıralamasını yanlış yapması. Bu Türkler'e özgü bir şey. Cep telefonu almak bile her şeyden önce gelebiliyor. Bu cehaletle ilgili. Bunu çok daha derinlerde arayabiliriz. Osmanlı'nın köylüğü hor görmesinde, Atatürk'ün büyük emellerle kurduğu köy enstitülerini kapatmalarında aranması gerekiyor. Çok başka konulara girdik ama işin aslı budur. Şehircilik, tarih, Osmanlı, Bizans bilgisi yok fakat senin kağıdına imza atabilecek kadar yetkisi var. Bence bütün şehircilik, mimarlık üniversitelerini kapatmak lazım. Boşu boşuna seneleriniz gidiyor.

DY: Peki düzenlemek istediğiniz bu turlar hakkında hiçbir geri dönüş aldınız mı?

AS: Hayır, maalesef. İstanbul'da ilk yapılacak iş, tüm izinleri durdurmak. Verilmiş izinleri de limitli olarak kaldırmak. Hükümet kural koyar ama burada kural yok. Herkes o kurala uymak zorundadır. Sonra bir nefes alıp, bismillahirrahmanirrahim demek. Bir tane kurul kurmak. Uluslararası bir kurum, UNESCO'dan birileri olacak, Türkiye'den ben olacağım mesela. Mimar değilim ama neden olmasın? Adım Ayhan Sinan Sicimoğlu. Babam mimar olmamı istemiş, Sinan adını koymuş. Ben olamamışım ama ablam oldu.

DY: İstanbul'u çok seven biri olarak, nasıl olmasını hayal edersiniz?

AS: Geçmişe dönmemiz lazım. 1960'lara dönersek eğer, çocukluğuma... Erenköy'de yazları geçiriyordum. Fenerbahçe'de bir köşkte çocukluğum geçti. Çok köşk vardı, onların hepsi yıkıldı. Göksel Arsoy'un filmleri çekiliyordu; salıncakta sallanan zengin çocuklar vardı. Onlardan biri bendim (gülerek). Hayal değil aslında, geriye dönüş yaparsak her şey çok güzel olacak.

Kasım ayında bir hikayem çıkacak. Gezilerim de var, yemekle ilgili önerilerim de var, ütopik maceralarım da... Bir tanesi çok güzel. "Böyle de Olabilirdi" diye bir hikaye. Şöyle diyor:

"Edirnekapı durağına geldik, burada inerim bazen müthiş surları görmek lazım. Binlerce yıllık Bizans'ın çekirdeği işte bu surların içinde, fetihten sonra tamir olmuş ve o şekilde kalmış tam 500 küsür yıldır. Yıllarca evvel manasız bir Başbakan buraları istimlak edip sahilden yol geçirme gibi çılgın bir plan yapmış da, şehir koruma kurulundan tabiiki izin çıkmamış. O Başbakan'ın da sonu zaten pek parlak olmamış. İstanbul'a dokunanın kellesinin uçacağını Fatih Sultan buyurmuş, etmiş derler.


Karaköy'den Metro ile gayrimüslim mahallesi Pera'ya Markolar'ın köşküne veya arkadaşlarım Murat ve Eleni'yi görmeye Yeniköy'e yalılarına gideceğim. Yeniköy'e karadan gidemem, sadece denizden ulaşım var fakat müthiş keyifli bir vapur yolculuğu... Boğazın yeşil kıvrımları, gümüş balıkların kaynadığı fettan turkuaz ile baştan çıkarılmış. Tepeler yeşil ve serin. Osmanlı Yalıları sıra sıra, hala ilk sahiplerinin torunlarının torunları oturuyor. Bazılarının önünde yürüme patikaları var. Her yalının arka kısmında ise dantel gibi işlenmiş bahçeleri var. Bizim insanlarımız laleye çok meraklı, en güzel bahçelerimiz ise Haliç kıyılarında, yüzyıllardır muhafaza ederiz. Haliç'e epeydir uğramıyorum, bu Pazar gideyim bari, biraz kürek çekerim. Hafta sonları yerli ve yabancı turist doluyor ama olsun, şehrimize herkes gelsin ve görsün, mırıl mırıl ve sessiz. Anadolumuz'a yapılan düzenli yatırımlar, eski insancıl yapıları iyi muhafaza ederek mükemmel bir şehircilik anlayışı ile çekirdek dışı yeni yapılaşma ve temiz sanayi sayesinde insanlarımız İstanbul'a göç etmek istemedikleri gibi ters göç bile olmuş. Şimdileri sadece hafta sonları görmeye geliyorlar İstanbulları'nı. Herkes büyük şehirlerde oturmayı sevmiyor. Hoş, bazılarına göre İznik, Edirne ve bilhassa Bursa çok daha güzel şehirler. Tarihi mirası koruyan en başarılı memleket olduğumuz biliniyor. Venedik hariç, yurtdışına götürülen hemen hemen tüm eserlerimizi geri aldık, yerlerine koyduk. Venedik San Marco Meydanı'ndaki taa Haçlı Seferleri sırasında yağmalanan heykellerimizi de geri almak için dönem başkanı olduğumuz Avrupa Topluluğu'na müracatta bulunduk. İtalyanlar'ın paslı bürokrasi çarklarına bir kaç damla yağ bile damlattık.



Karaköy durağına gelmişiz bile, buradan tramvay, vapur ve eski metro ile yoluma devam edeceğim. Parkeler ve kaldırım taşları pırıl pırıl. Tazyikli sular ile her gece yıkanır tüm İstanbul... Gazetemi koltuğumun altına katlıyor, Mabel'e espressomu içmeye gidiyorum. Her İstanbullu üç dört lisan konuşur. Rumca'nın İtalyanca'nın, Fransızca'nın ve Ermenice'nin, Ladino'nun (Yahudi İspanyolcası) İstanbul şiveleri Hacıbekir Güllü Lokumu gibi kokulu ve tatlıdır. Mabel'de kahveni, Lebon'da soupeanglais'ini Fransızca ısmarlarsın da, Grande Rue De Pera'da İtalyanca konuşursun. Çakırkeyif saatlerde ise çat pat Rumca konuşursun Yorgo'nun meyhanesinde...

İşte Dünya'nın baş kentinde, hem de en güzel şehrinde, güzel bir gün geçirdim. Hızlı tren ile mahalleme geri dönerken tatlı bir yorgunluk sisi kaplıyor ağır vücudumu...

Dün gece mahallemizin açık hava sinemasında soğuktan mıdır yoksa izlediğimiz korku filminin etkisinden midir nedir pek iyi uyuyamadım. Kurgu, bilim korku filmiydi: "Mad Max in Istanbul". Filmde, İstanbul 16 milyon kişi olmuş, her şey yakılmış ve yıkılmış, tüm boğaz, tüm mahalleler beton, çirkin yapılar ve gökdelenler ile dolmuş. İstanbul'da olduğumuzu da her nasılsa hala ayakta kalmış olan Galata Kulesi'nden anlıyoruz. Boğaz'a yollar açılmış ve zehirli örümcek ağı gibi çirkin köprüler yapılmış ama binlerce oto sıkışmış yerinde duruyor. Siren sesleri arasında milyonlarca tuhaf kılıklı, tıraşsız insanlar birbirlerine küfür ediyorlar. Marmara'nın dibini göremiyorsun, tüm şehir lağım kokuyor. Pejmurde kılıklı saç, sakal karanlık giysili çoğunluğu erkek, koyu tipler Rue De Pera'da sidik kokan korkunç barlarda ürkütücü müzikler dinliyorlar.

Geceleri böyle korku filmleri seyretmemek lazım, sabaha kadar iyi uyuyamadım döndüm durdum yatakta..."

DY: Bir şehre gittiğinizde yapmadan olmazsa olmaz dediğiniz şeyler nelerdir?

AS: Balık pazarına ve sebze pazarına giderim. Hastasıyım. Oradan başlarım. Çünkü şehrin kokusu oradadır. Opera Binası, tiyatro binası var mı diye bakarım. Batı'da şu oturduğumuz lokanta, belediye ve opera için vergi verir. İnsanlar oralarda sanat için vergi verir. Oturma üstünlüğünün, gitmesem bile vergisini vermek zorundayım.

DY: Aynı zamanda bir gurmesiniz de... Sizce yemekte mekan önemli midir?

AS: Bazı semboller vardır. Peçeteleri kolalı, ütülü olan yerler itina göstermiştir. Oralara gitmeyi severim.Yolda da yemek yiyeceksem kamyoncuların yediği yerde yerim. Çünkü onların yediği yerlerde yemekler çok iyidir. Kebapçılar için de en yoğun olanı, böyle garsonların koşuşturduğu... %100 değil tabii ama bu işaretler benim için önemlidir.

DY: Yolculuğa çıkmadan önceden gideceğiniz yerler hakkında ne gibi araştırmalar yapıyorsunuz?

AS: Şimdiki gençler çok şanslı. İnternet var. Biz de o şansı ucundan yakalayan jenerasyonuz. Eskiden kütüphanelere giderdik. Şimdi bir tuşla her şeye ulaşabiliyorsunuz.

DY: Peki gideceğiniz şehirleri nasıl seçiyorsunuz?

AS: Seçmiyorum. Bazen teklifler geliyor. Mesela Baltık Air'den Baltık ülkerini çekmeniz ve gezmeniz için sizi davet ediyoruz diyorlar. Bütün bilet paraları onlardan... Sonra Litvanya, Letonya ve Estonya'ya gidiyoruz. Geçen Singapur Airlines ile Tayland'a gittik.

DY: Batı ülkelerini şehircilik açısından örnek almamız gerektiğini söylüyorsunuz. Peki uzakdoğu ülkelerindeki izlenimleriniz neler?

AS: Japonya çok matrak bir yer. Onlar çok örf ve adetçi oldukları için... Onlarda mesela adreslerde sokak numarası yoktur. "Bakkalın köşesinden sağa sapınca üçüncü pembe ev" derler. Türkiye'de de hala oturmamıştır aslında posta kodları falan. Japonya değişiktir ama şehircilik açısından değil. Malezya biraz bize benziyor. Ama ona rağmen otoyollarda emniyet şeridinden gitmiyorlar. O beni öldürüyor burada. Ben fahri polis olmak istiyorum. Plakaları yazıp, polise veriyorum.


DY: İyi bir müzisyensiniz de... Kentleri gezmek müzisyen yönünüze ilham kaynağı oluyor mu? Onlardan besleniyor musunuz?

AS: Evet, muhakkak. Bu yaz sonu New York'ta Tompkins Square Park'ta olacak. New York Belediyesi beni Türkiye'den sponsor ediyor. Beni merak etmişler ve bunu belediye yapıyor. Belki Küba'ya gideceğiz. Küba'da herkes müzisyen. Müzikle para kazanmıyorlar ama herkes bir şey çalıyor. Bu sene Türkiye - Küba diplomatik ilişkilerinin 60. yılıymış.

DY: Gezilerinizde yaşadıklarınızı, gördüklerinizi yayınlamak dışında nasıl arşivliyorsunuz? Günlük, kitap, vs. yazıyor musunuz?

AS: Bir ara Milliyet'te yazıyordum. O bana iyi oluyordu çünkü mecburen yazıyordum. Ama sonra bıraktım. Yazmak lazım ama...

DY: Sosyal sorumluluk projeleriniz de var...

AS: Bin tane var. Dün bir tane yaptım. ÇEVKO Vakfı hakkında... Çevre için tv, radyo, fotoğraf spotu... Çevreyi koruyalım, geri dönüşümlü çöp biriktirelim, ayıralım diye bir spot yaptım.

Üniversite konferansları da veriyorum. Hayat hakkında konuşuyorum. "Sigara içmeyin!" diye konuşuyorum.

DY: Peki Ayhan Sicimoğlu'nun bundan sonraki planları ve yapmak istedikleri nelerdir?

AS: Şimdi bir TV şova başlıyoruz. Bir talkshow programı olacak. Ama gezilerim de devam edecek. Yurt dışı olarak Vietnam'a gitmek çok istiyorum, çok güzelmiş. Arjantin'e, Şili'e ve Peru'ya gitmek istiyorum.

DY: Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

AS: Ben teşekkür ederim.

6 MART 2012 SALI

                              Ayhan Sicimoğlu Söyleşisi Ardından

Sanırım Ayhan Sicimoğlu'nun tanımayanınız olmasa gerek aramızda. Kendisi on parmağında on yeti olan komple bir sanatçı. Şöyle ki; müzisyen, söz yazarı, besteci, iyi bir fotoğrafçı, seyyah ( modern Evliya Çelebi diyebiliriz), bir gurme, iyi bir denizci.

Bu blogda kendisinin yaptığı iki güzel albümü önceleri işlemiş ve bu bağlamda onun sanatçı-müzisyen yanını irdelemiştik ki bu yazılara buradan ve şuradan ulaşabilirsiniz.

Müziğin yanı sıra ben öncelikle kendisini SKY360 ve IZTv'deki gezi programlarıyla yıllar önce tanımıştım ki bu programlar halen devam etmekte bu kanallarda seyredin ve farklı kültürleri, farklı ülkeleri sanatçının güzel anlatımı ve tanıtımıyla izleyin derim.

Neyse sözün özü, sanatçımızın arada söyleşiler yaptığını da bilmekteydim ve bana çok yakın olan Kozzy'de (Kozyatağı Kültür Merkezi) 4 Mart'ta söyleşisi olduğunu duyunca eşimle birlikte hem söyleşiyi dinlemek ve hem de sanatçımızla yüz yüze tanışabilmek adına soluğu Kozzy'de aldık.

Bu sayede Ayhan Sicimoğlu'nun ne denli iyi bir hatip olduğunu anladım. Kendisi tam bir bilgi ve kültür deposu kısaca bunu diyebilirim.

Konuşmasının başında çok gezen mi çok okuyan mı daha iyi bilir sözünü çok güzel şekilde yorumladı ve çok gezerken aynı zamanda da çok okuyan bilir dedi. Ne doğru bir tespit, bir ülkeyi ziyaret etmeden evvel gidilecek yer hakkında okumanın bilgi edinmenin gidince bilinçli olmak adına doğru yol olduğunu belirtti. Bu konuda internet'in eşsiz bir kaynak olduğunu belirtti ki çok doğru. Yakın zamanda Vietnam'da olacağını güney kutbu hariç neredeyse dünyayı dolaştığını belirtti.

Ülkemizi zengin bir mozaiğe sahip olduğunu anlattı ve oradan bir anısı ile bağlantı kurdu. Bir tarihte Ege'de yabancı dostları ile teknesinde dolaşırken Midilli adasına gitmişler oradan teknede yapacağı makarna için et alacak, neyse gümrükte iyi bir kasap sormuş ve verilen tarife göre kasaba gitmiş. Dedi ki adam sırtı dönük et kesiyor içeri girdim ve merhaba dedim adam bir döndü aynı rahmetli babam ve boş bulunup baba deyi verdim Yunanca'da da baba bizdeki ile aynı manada adam şaşaladı neyse resmini çektim dönünce anneme gösterdim bakar bakmaz Bismilrahirahmanırahim demeye başladı. Adam babam boylarda onun gibi sarışın bal gözlüydü ve demem o ki Anadolu'da hepimiz kültürlerle topluluklarla karışmışız dedi.

( Ve tanışma anı, adımı söyleyince hemen tanıdı yazılarımı severek takip ettiğini söyledi çok samimi ve içtendi- Ben,eşim, Ayhan bey ve asistanı Ceren hanım)

Sonra bu durumu bir Kayserili olarak merak edip araştırmış ve onuncu yüzyılda adalarda yaşayan halkın imparator tarafından Kapadokya' ya sürüldüğünü öğrenmiş dedi ki Kapadokya nerede Kayseri'de...

Oradan şu noktaya geldi ve çok doğru bir tespitte bulundu. Dedi ki " Ne Mutlu Türk'üm" diyene sözünü bir kısım insanlar yanlış anlıyorlar halbuki orada vurgulanan bu ülkenin bir bireyi, parçası olmaktır ve bununla gurur duymaktır.

Bir diğer anlattığı önemli konu ise en sevdiği ülke Küba'da olan bir olay, oraya gidince araba kiralar ve yolda oto-stop çeken yaşlıları, bayanları alırmış. Birgün yaşlı bir beyamcayı almış giderken muhabbete başlamışlar, kendisinin Türk olduğunu söyleyince amca hemen Ecevit nasıl demiş( olay 2000'li yıllar başında olmuş) neyse Ayhan bey sağlığı bozuk GATA'da demiş amca Ecevit'in yaptıklarını değerli bir lider olduğunu demiş ve ardından ama sizin en büyük şansınız Mustafa Kemal Atatürk demiş ve önderimizin bu ülkeyi nasıl kurduğunu anlatmaya başlamış, sohbet kahve için uğradığı amcabeyin evinde de devam etmiş ve amca Atatürk'ü devrimleri savaşlarımızın hepsini Ayhan beye anlatmış.

Aslına bakarsanız ne gurur verici bir durum dünyanın bir ucunda önderimiz bize anlatan onu çok iyi tanıyan uluslar var ve ne şanslıyız ki Tanrı Atatürk'ü bize yollamış...

Bir diğer anlattığı Bali'de yaşadıkları, arabayla giderken baktım pür makyajlı ve yöresel kıyafetli hanımlar bir yere gitmekteler merak ettim, takip ettim girdikleri yere gittim kapıda bir hanım dedim kamera ile içeri gireyim ama üstümde şort falan var kadın olmaz hem kıyafet uygun değil hem de bu kraliyet ailesi etkinliği dedi. Bir koşu gittim bir butikte yöresel kıyafetleri giydim tekrar oraya gittim kadın çok şaşırdı, beni öyle görünce neyse içeri girdik, orada onların inancına göre diş törpüleme töreni yapılıyordu dedi.on tane genç kız ve genç erkek pür makyajlı yerde başlarında rahipler sırayla bunların köpek dişlerini elde törpü törpülüyorlar. İnanışlarına göre et yemedikleri için köpek dişleri de et parçalamak için olduğundan bu yapılırmış ve her bir diş ile bir kötü özellik törpülenirmiş mesela kıskançlık gibi, kafa karışıklığı gibi...

Dedi ki adamlarda hayvan öldürmek günah adam evinde fare kapanı kuruyor tak fare kapana yakalanıyor beli kırılıyor adam fareyi karşıda oturan Müslüman komşusuna götürüyor. Sordum neden diye ben öldüremem günah ona öldürsün diye veriyorum. Dediki; pirinç tarlaları arasında yolda gidiyoruz baktım gençler bir şeyler tutmaya çalışıyorlar gittim baktım su içmeye gelen Kobra yılanı dedim niye yakaladınız ki günah öldürmeniz o sırada çocuk yakaladığı yılanı yola savurdu ve gelen kamyon üstünden geçti çocuk dedi ki bak ben öldürmedim ki üstünden kamyon geçti, yine orada yasak olan Horoz döğüşü seyretmiş adamlar Horozlar'ın boğazına ustura bağlıyorlarmış, ortalık kan revan ve ölümüne maç ki sonuçta biri diğerinin kafasını koparıyor orada da sordum hani bu günahdı diye cevap biz öldürmüyoruz ki onlar birbirini öldürüyor ve dedi ki kısacası genelde dinlerde bu tarz aldatmacalar olmakta hep.

Değindiği önemli konulardan biri de Köy Enstitüleriydi ve bunların ABD baskısıyla zamanında kapatılmasının ne denli hatalı olduğunu bu merkezlerin tamamen bize özgün bir modelle insanları yetiştirdiğini anlattı ve bu tarz bir yapılanma olursa gönüllü buralarda ders verebileceğini belirtti.

Ve daha pekçok şey var anlattığı iki saat nasıl geçti anlamadık bile, kendisi cidden harika bir bilgi kaynağı ve ünlü MFÖ şarkısı Peki Peki Anladık içinde geçer bilirsiniz" Sen neymişsin be abi.." diye işte grup Ayhan Sicimoğlu için bu sözü yazmış zamanında cidden.Fakat bence onu en iyi tanımlayan söz "Hastasıyızzz..."

Bu arada ilgilenirseniz santçının grubuyla konserleri olacak altta:

Kanyon 11 Mart saat 14:00 halka açık CKM 21 Mart saat 20:00 




 

ayhan-sic-233x300

Renkli kişiliği ve sanatsal yönü ile ön plana çıkan Ayhan Sicimoğlu, müzisyen kimliğinin yanı sıra aynı zamanda dalgıç, ressam, radyo-televizyon yapımcısı, fotoğrafçı, yelkenci ve gezgin. Sicimoğlu, 2006 yılından beri televizyon programlarında meraklılarını yeni yolculuklara çıkarmaya devam ediyor.

Ayhan Sicimoğlu latin müziği denilince akla gelen ilk isimlerden biri. Uluslararası üne sahip olan sanatçı uzun yıllar yurtdışında yaşamış. Müziğin ve ritmin hayata renk kattığını düşünen Sicimoğlu, başarısının sırrını ise meraklı olmasına bağlıyor. Sicimoğlu “Benim hayat felsefem merak üzerine kurulmuştur. Bence insanların başarılı olmasında meraklı olması önemli yere sahip.” diyor. Biz de Ayhan Sicimoğlu ile başarılı ve renkli hayat hikayesi üzerine keyifli bir söyleşi yaptık.

Müziğe olan ilginiz nasıl başladı?

Ben ilkokuldan itibaren Amerikan Koleji’nde okudum. O zamanlardan beri müzik yapıyorum. Babam “Her çocuğum en az iki enstrüman çalacak ve en az iki lisan konuşacak.” derdi. Ben de her zaman müziğin içindeydim. Talas Amerikan Koleji’nin orkestrasındaydım. 12 yaşındayken arkadaşlarımla bir grup kurarak davul çalmaya başlamıştım. Sonra Tarsus Amerikan kolejinde liseyi okudum mezuniyet sonrası Yurtdışına gitmeye karar verdim. İngiltere’de fotoğrafçılık eğitimi aldığım dönemde kafelerde, barlarda perküsyon çalıyordum ama önemli bir müzisyen değildim. Müzikten hayatımı kazanmaya başladım. Daha sonra Roma’ya taşındım. Bu şekilde 76-81 yılları arasında Roma’da yaşadım. Sonra uzun yıllar New York da oturdum Türkiye’ye kesin dönüş yapınca Latin All Stars grubunu kurdum.

Hayatınıza müzisyen olarak başladınız. Peki dünyayı dolaşma fikri aklınıza nerden geldi?

Dolaşma fikri her zaman aklımdaydı. Dolaştığım yerleri film yapmak aklımda yoktu. Ben zaten geziyordum ve gezdiğim yerleri insanlar ile paylaşmak istedim. Gideceğim yerleri, ben seçiyorum kamera beni takip ediyor.

Çok fazla kimliğiniz var. Bu uğraşların hepsini birden bir arada nasıl yapıyorsunuz? Bunları size yaptıran nedir?

Merak diyebilirim. Benim hayat felsefem merak üzerine kurulmuştur. Her şeyi merak etmemiz lazım. İnsanların ne yaptığı ile ilgilenmek yerine mesela bir eşyanın neden yapıldığını bilmek daha önemli. Bence insanların başarılı olmasında meraklı olması önemli yere sahip. Araştırmak ve araştırmacı bir ruha sahip olmak gerekiyor.

HERKESİN HOBİSİ OLMASI LAZIM

Kariyerini planlama aşamasında olan gençlere önerileriniz neler?

Gençlerin meraklı olmalarını ve mesleklerine karar verirken ailelerinin etkisinde kalmamalarını öneririm. İşlerinin dışında bir hobileri olması lazım. Mesela yurtdışında herkesin bir hobisi var. Küba’da sokakları süpüren bir çöpçüyü akşam dans kursunda görebiliyorsunuz. Hayata bizi bağlayacak bir şeyler olmalı. Örneğin benim kızım Fransa’da yaşıyor. Orada arkadaşları her hafta bir konu belirleyip onun hakkında konuşuyorlar. İçlerinde şair, tiyatrocu ve müzisyen olan var. Kızım da opera söylüyor. Hafta içi herkes belirlenen konu için çalışıyor ve o konu hakkında tartışıyor. Bazen de tiyatro oyunu oynuyorlar. Yani hem sosyalleşiyorlar hem de hobileri oluyor.

Mazhar Alanson sizin için yazdığı ‘Peki peki anladık’ şarkısının sözlerini ilk duyduğunuzda ne hissetmiştiniz?

Çok komik geldi. Mazhar benim için yazmıştı. Hemen düzenlemeye karar verdim ve tek gitarlı bir şarkıdan tuhaf ritimli bir şarkı çıktı ortaya.

Türkiye’de müzik hangi noktada? Müzik sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu anda sektöre elektronik müzik hakim. Artık makine çalıyor, insan çalmıyor. O yüzden şarkılarda ruh yok. Ben yeni albümüm için iki yıl boyunca enstrümanlarla çalıştım.

Boş zamanlarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Pek boş vaktim olmuyor. Akut için bir kampanya yapıyorum. Amerika’da idare heyetinde bulunduğum INA (Institute of Nautical Archeology) Türkiye’ye deprem yardımı yapmak istediğinde bir searchcam talebinde bulunmuştum. Bu cihaz dünyada ve Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde çok sayıda hayat kurtardı. Ama şu an kullanılamaz durumda. Yenisini bağışlayabilmek için bir yardım kampanyası başlattık. Searchcam adlı alet enkaz altına açılan bir delikden giriyor ve muhtemel canlı kazazedeler ile görüşüyor video ve ses aygıtları ile araştırma yapıyor. 10 bin dolara bir alet alacağız. Öncelikle herkes “Ben bugün ne yaptım demeli?” İlk önce ailesi daha sonra tabiat ve doğa için bir şeyler yapmalı. İstanbul’da gökdelenler yapılıyor. Onun yerine kaldırımlar genişletilmeli ve insanlar yürüyebilmeli. Arabayı bırakmamız lazım. Ayrıca çok fazla göç alıyoruz. Aslında göç olmazsa tarım ve turizm ülkesi olacağız ama imkanlarımızı doğru şekilde kullanamıyoruz.

Ayhan Sicimoğlu beslenmesinde nelere dikkat eder?

Güne sütlü çay içerek başlarım. Kahvaltı genelde yapmam. Akşam yemeğine ağırlık veririm. Fusion mutfak severim. O yüzden en sevdiğim yemek şudur diyemem.

Gelecek hedefleriniz neler?

Anılarımı bir kitapta toplamayı düşünüyorum. Ayrıca TV için bir show programı düşünüyoruz. Hem eğlenceli hem de öğretici bir şov olacak. Şov esnasında tüyolar vereceğim.

Kısa Kısa

En son okuduğunuz kitap?

Ottoman Brothers by Michelle Campos, Ermeni Sorununu Anlamak Uluç Gürkan, Empires of the Sea by Roger Crowley

En sevdiğiniz müzisyenler?

Dünyada Stevie Wonder, Türkiye’de ise MFÖ ve Kerem Görsev.

En sevdiğiniz mutfak?

Fusion mutfak

Businews

Nilgün Şirvanlı


Ayhan Sicimoğlu: "Bağıran Aşçıdan Yemek Yenmez" 

foto.php

"Food in Life" dergisi  Şubat 2011

Mazhar Alanson'un "Peki peki anladık" şarkısını ithaf ettiği ünlü perküsyon ustası Ayhan Sicimoğlu, dünyanın dört bir yanını gezerek gördüğü tüm güzellikleri ve tattığı lezzetleri takipçilerine en renkli haliyle aktarıyor. Türkiye'den önce dünyanın keşfettiği yetenek Sicimoğlu, müzikte olduğu kadar yeme içme sektöründe de adından sıkça söz ettiren bir kişi. Bu ay dergimizin kapağında konuk ettiğimiz Ayhan Sicimoğlu ile Electrolux Profesyonel stüdyosunda bir araya gelerek oldukça keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik...

Adını müzik ile duyduğumuz Ayhan Sicimoğlu, dünya çapında gezip gördüğü yerlerden çıkardığı seyahat notlarında yemeğe de sıkça yer vermesi ile gündeme geliyor. Televizyonda lezzetli programlara imza atan Sicimoğlu’nun, yemekle olan serüveni İtalya’da başlar... İtalyan kültürü ile yoğrulan Sicimoğlu, İtalyanlara olan hayranlığı ile de biliniyor. Türkiye’de erkeklerin futbol konuştuğu gibi İtalya’da da yemek konuştuklarından bahseden Sicimoğlu, İtalyan erkeklerinin birçoğunun yeme içme sektöründe faaliyet gösterdiğini dile getiriyor.

Roma’ya fotoğrafçı olarak gittikten sonra müzisyen olarak döndüğünü söyleyen Ayhan Sicimoğlu, dj olan Roma’daki ev arkadaşı ile radyo programında ilginç bir şekilde yemek yapmaya başladıklarını anlatıyor. Şarkı aralarında makara konusu olarak başlayan yemek tarifleri kısa süre içerisinde tüm Roma tarafından dinlenir olmuş. İtalyan mutfağı ile başladığı yemek serüveninde dünya mutfakları ile yol alan Sicimoğlu, İtalyan ve Türk mutfağı karşılaştırıldığında Türk mutfağını daha zengin buluyor.

“Türkiye Akdeniz mutfağının anasıdır”
Sohbet sırasında mutfak kültürlerine değinen Sicimoğlu, Osmanlı saray mutfağının eşi benzeri olmadığını düşünüyor. Tüm ülkelerin geçmiş zamandan bu yana mutfaklarını değerlendiren Sicimoğlu, son yıllarda revaçta olan ülke mutfaklarının geçmiş zamanda mutfak kültürüne dahi sahip olmadığını söylüyor. Geçtiğimiz günlerde yaptığı bir restoran ziyaretinde restoranın Portekizli sahibinin kendisine “Türkiye Akdeniz mutfağının anasıdır” demesiyle büyük gurur duymuş.

Bugüne dek birçok dünya ülkesini ziyaret ederek mutfakları hakkında bilgi edinen Sicimoğlu favorileri arasında Peru mutfağı var… Peru mutfağının çiğ balığı dünyanın nadide lezzetleri arasında olduğunu söylüyor ve bunun gibi birçok özel yöresel lezzeti keşfettiğini de ekliyor.

Adana’nın ciğeri… Ürgüp’ün peyniri…
Eğitiminin bir bölümünü Adana Tarsus’ta tamamlayan Sicimoğlu, Adana’da ciğerin sabah saatlerinde tüketildiğinden bahsediyor. Ayhan Sicimoğlu’ndan aldığımız bilgiye göre, ciğer geceden tuzda bekletilerek yumuşatılıyor ve daha sonra şişte pişiriliyor. Ciğerin mikrobiyolojik yönden risk taşımaması için Tarsus’ta ciğerin erken saatlerde tüketiliyor. Yine Adana’daki Kemal Özgür kebabından da bahsetmeden geçemeyen Sicimoğlu, Adana mutfaklarında çok özel etlerin kullanıldığını dile getiriyor. Verilebilecek daha birçok örnek olduğunu da vurgulayan Sicimoğlu, Türk mutfağının bu nedenle oldukça zengin olduğunu yineliyor. Ürgüp Göreme maceralarını da anlatmadan geçmeyen Sicimoğlu, köylüler tarafından getirilen küflü peyniri tattıktan sonra dünyada en iyi küflü peynir olduğuna karar vermiş.

Dünyanın en pahalı kahvesi Luwak
Farklı kültürlerin yemeklerinin yanı sıra içeceklerini de tanıyan Ayhan Sicimoğlu, Küba kahvesinden bahsediyor. Türk kahvesi gibi; sade, orta veya şekerli seçeneklerinin sunulmadığı Küba’da tüm kahveler reçel kıvamında tatlı bir şekilde sunulduğunu çünkü kahvenin şekersiz tadının alınamadığını öğreniyoruz. Türk kahvesinde ise bunun aksine sade tüketildiğinde tat alınıyor. Bunu kahvelerin değil damak tatlarının farklılıklarına bağlayan Sicimoğlu, copi luwak deneyimini de bizlerle paylaşıyor. Dünyanın en pahalı kahvesi olarak nitelendirilen copi luwak’ın sansarın mide özsuyu içinde olgunlaştırılıyor ve olgunlaşan kahve çekirdekleri sansarın dışkısı içinden ayıklanıyor.

“Türkler kötü yemek yiyemezler”
Türk mutfağının modernize edilemediğinden yakınan Sicimoğlu, Türk mutfağına ait lezzetlerinin evlerde ve saraylarda kaldığını ve profesyonel mutfaklarda yapılamadığını dile getiriyor. Yemeklerin yapılamamasının yanı sıra sunumların da yanlış olduğunu düşünen Sicimoğlu, Türk mutfağına tanıtmak adına farklı ülkelerde sempozyumlar yapılması gerektiğini söylüyor. Örneğin Girit’te yapılan etkinlikte en çok rağbet gören masanın Türk yemekleri ile donatılmış olduğunu vurgulayan Ayhan Sicimoğlu, bu tür etkinlikler yapmamız gerektiğini belirtiyor. Perulu bir arkadaşının sözünden örnek veren Sicimoğlu: “Türkler kötü yemek yiyemezler” sözü ile yabancıların dahi bunu kavradığını dile getiriyor.

“Eğer anneniz iyi bir aşçı ise yemek kültürünüz de o yönde iyi olur” diyen Sicimoğlu, kendi annesinin de oldukça iyi bir aşçı olduğunu vurguluyor. Ufak yaşta yuvadan ayrılarak Tarsus Amerikan Koleji’nde yatılı okuyan Sicimoğlu, orada da iyi yemekler tatmış ancak anne yemeklerinin yerini hiçbiri tutmamış.

Bağıran aşçıdan yemek yenmez!
Viyana’da bir film çekerken iyi bir restoran arayışına giren Sicimoğlu, kendisine tavsiye edilen sarayın bahçesindeki sera konseptinin hakim olduğu bir restorana yolu düşmüş ve bu restoranda etrafa bağıran-çığıran bir aşçı ile karşılaşmış. Restoran müdürünün kendisine bir şeyler ikram etmek istemesi üzerine müdürü reddeden Sicimoğlu, negatif bir aşçının bunu yemeklere de yansıtacağını düşündüğü için mekanda yemek yemekten vazgeçmiş.

Türk şeflerini oldukça beğendiğini dile getiren Ayhan Sicimoğlu, İstanbul’da yemek yediği restoranları da beğeniyor. Türk mutfağının zahmetli olduğunu düşünüyor bu nedenle evde de yabancı yemekleri tercih ediyor. Türk mutfağına bağlı yöresel ürünlerin de kullanımını bilmek gerektiğine inanan Sicimoğlu, otların ve baharatların ne kadar ekleneceği gibi basit kuralları bilmenin mutfakta büyük fayda sağladığını söylüyor.

“En beğendiğin şarap en iyisidir”
“Yemek ve şarap ortamın ambiyansına göre değişiyor” diyen Sicimoğlu, aynı yemeği ayak üstü bir yerde yemekle kalabalık bir masada muhabbet eşliğinde yemenin farkından bahsediyor. Bu mevzuda yine bir arkadaşının sözünü paylaşıyor Ayhan Sicimoğlu bizlerle; “Hangi şarap iyidir sorusuna, en beğendiğin şarap en iyisidir” … Şarap kültürünün son yıllarda Türkiye’de büyük gelişme gösterdiğini düşünen Sicimoğlu, şarabın doğduğu Türk topraklarında kültürün bu kadar geride kalmasını da garipsiyor. Fransa ve İtalya’da şarap üretilen toprakların denetlendiğini anlatan Ayhan Sicimoğlu: “Şarabı İtalya ve Fransa gibi Türkiye’de de hükümetin desteklemesi gerekiyor” şeklinde konuşuyor. Ayhan Sicimoğlu en sevdiği şarabı sorduğumuzda ise “Şiraz” yanıtını veriyor.


Megalife İzmir Ocak 2012


Timeout Ocak 2012









Ayhan Sicimoğlu seyretmek demek…

Facebook'ta Paylaş

Ayhan Sicimoğlu ne kadar bilgi küpü bir adam değil mi? Öyle çok biliyor, öyle çok geziyor ki, TV başında bir saat seyretmek yetmiyor. İz TV’de bir program yapıyor, adı Limonata. Seyrederken hep aynı muhteşem tadı veriyor...

Dünyayı geziyor ama boş boş yapmıyor bunu. O bildiğimiz geneli korkunç gezi programlarının hiçbirine benzemiyor anlattıkları. Kafasında şapkası, ayağında kareli pantolonuyla Bologna’ya gidiyorsa bir üniversitenin içine dalıverip ancak İtalya’da yaşayabilen birinin haberdar olacağı şeyleri anlatıyor, röportaj yapıyor.

Çok dilli bir adam olmasının da müthiş etkileri var tabii. Öyle az bilerek yapmıyor anlattıklarını. Bir heykeli inceliyorsa size en küçük detayını bile veriyor. Tipik mimari özellikleri, anlamlarını zaten biliyor. Heykellerin ya da resimlerin kenarındaki açıklamaları okuması gerekmiyor.

Yemekten de anlıyor, En doğal olanı seviyor, buluyor, gösteriyor, kokluyor yiyor ama bunu da yemek yazarları gibi iştahla yapmıyor. İnanılmaz ince, yemek yemesinin bile bir ahengi var. Eğer TV’de güzel bir şey seyretmek istiyorum diyor ama bilindik korkunç seçenekler arasında dönüp dolanıyorsanız Limonata sizi çok şaşırtabilir, sanki bir masalın içine giriyormuşsunuz hissi verebilir.

“Hastasıyım” diyor sık sık. Bilmiyor ki onu seyredenler de onun hastası. Değerini bilmek, bol bol dinlemek ruhu aydınlatmak gerek.

Bu arada hemen belirtelim İz TV’nin başarısı inanılmaz. Program yaptıkları kitleyi bildikleri halde, kendi bildikleri gibi sanat, hayat, dünya dolduruyorlar içlerine. Ve tahminen küçük bir azınlık seyrediyor ama eminim bu onlara yetiyor.

Hindistan’a gidip aşık olan kızla da İz TV’de tanıştım, Su Yücel’le de. Ayhan Sicimoğlu’nu saymıyorum keşke herkes seyretme şansı bulsa. Yaptığı geziler sırasında verdiği hayat dersleriyle bile aydınlanma yaratabilir.

© Ayhan Sicimoğlu 2011